Ruh Adam – Hüseyin Nihal Atsız
Hüseyin Nihal Atsız (1905- 1975) Türk tarihine ve kültürüne büyük bir bağlılık duyan şair, düşünür ve yazardır. Atsız, 1922 yılında Askeri Tıbbiyeye başlamış ancak Türkçülük düşüncesine karşı olan öğrencilerle kavga ettiği için cezalandırılmış ve aralarında birtakım sorunlar yaşanan Arap asıllı bir teğmene selam vermediği gerekçesiyle 3. sınıf talebesiyken 1925’te Askeri Tıbbiyeden atılmıştır. 1926 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine kaydolmuş, 1930’da Edebiyat Fakültesinden mezun olmuştur. Hüseyin Nihal Atsız, Türkçülüğün öncülerinden biridir ve bu ideolojiyi Türk gençliği arasında yaygınlaştırmak için çaba sarf etmiş bir isimdir. Hüseyin Nihal Atsız ve diğer Türkçü liderler, dönemin hükümeti tarafından tehdit olarak algılanmış ve 1944’te tutuklanıp yargılanmışlardır. Hüseyin Nihal Atsız’ın ilk yazdığı eserlerinde genellikle kolektif ideal, tarih, millet, kahramanlık gibi konular ön plana çıkarken Yazarın 1972’de son yayınlanan eseri olan “Ruh Adam”da bireyin iç çatışması, yalnızlığı, suçluluk duygusu ve vicdan muhasebesi gibi konular yer almaktadır. Biz bu yazımızda, Ruh Adam romanında ana karakter olarak karşımıza çıkan Selim Pusat’ın mizacını tahlil etmeye çalışacağız.
Selim Pusat üç yıl öncesine kadar ordunun iyi bir yüzbaşısıydı ve Harp Akademisinin son sınıfında bulunuyordu. Askerliği bir meslek değil bir inanç olarak kabul etmişti. Kendisine babasından ve dedesinden miras kalmış olan askerlikten gayrı bir şeyin mevcut olabileceğini düşünmezdi. Ona göre insanlar kumanda edenlerle kumanda edilenlerden ibaretti ve hayat denen nesne, süngü takıp avcı hattında yürümekten başka bir şey değildi. Aşırı düşünceleri ve inandığı fikirleri uğrundaki sebatı yüzünden mesleğinden oldu çünkü o krallık taraftarıydı ve cumhuriyet rejimiyle idare olunan memlekette kralcı olmanın doğuracağı tehlikeleri umursamıyordu. Ona göre esas gaye harp sanatıydı ve krallığı da harp sanatı için iyi bir gelişme ortamı diye kabul ediyordu. Selim’in felaketini hazırlayan şey harp tarihi vazifelerinin birinde kullandığı bir cümle olmuştu. Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa için: “Türk harp tarihinin son büyük simasıdır.” demesi fırtınayı koparmıştır. Albayı, bu fikrinden dönmesi için Selim Pusat’ı tenkit etmiş ancak fikrinden döndürememiştir. Selim Pusat ömründe geri dönmemiş, belaya doğru adım atarken bile pişmanlık duymamış, askeri ahlak, askeri düşünce gibi prensiplere sıkı sıkıya bağlanmıştı. Albay olayı generale abartarak anlatmıştı ona kalırsa Selim Pusat ve onun hem taraftarı hem yakın arkadaşı olan Şeref vatan haini sayılmalıydı. General, Selim Pusat ve arkadaşı Şeref’i hapsedip başkalarıyla görüşmesini yasaklar. Yüzbaşı Pusat ve Şeref günlerce sorgusuz sualsiz bir odada tutuklu kalır. Gazete ve kitap okumalarına da engel olunur. Bütün hayatı boyunca vatan, şeref mefhumları için yaşayan birine vatan haini demek; onu çıldırtmak, her şeyi inkarına yol açmak, bu büyük iftira karşısında susanlar da dahil herkese kin beslemesine sebep olmak demekti. Selim Pusat ve arkadaşı Şeref ikişer yıl mahkûm edilip asker olarak girdikleri cezaevinden mesleksiz olarak çıkmışlardı. Bu olaylardan sonra artık İkisinin de yaşayan birer ölüden farkı kalmamıştı. Bir gün Şeref, Pusat’a bir yazı göndererek intihar eder. “Tiyatro bitti. Beklemeye lüzum görmüyorum!”
Selim Pusat evlidir. Eşi Ayşe, başarılı bir edebiyat öğretmenidir. Ayşe bütün kadın öğretmenlerin arasında en sade giyinen hiç makyaj yapmayan tek öğretmendir. Ömrünün büyük kısmı eviyle lise arasında geçer, evini beceriklilikle idare ettiği gibi okulda da gerek arkadaşlarıyla gerek talebeleriyle iyi anlaşır, iyi çalışırdı. Selim Pusat’ın başına gelenler yüzünden üç yıl süreyle görevinden alınmıştı. Üç yıl sonra, zorla çekilip atıldığı lisesine geri döner ve on kişilik bir sınıf olan fen şubesinin dersine girer. Bu sınıfta tıp fakültesine gitmeyi düşünen üç parlak öğrencisi vardır ki hem güzellikleriyle hem de çalışkanlıklarıyla dikkat çekmektedirler. Aydolu, Nurkan ve Güntülü.
Selim Pusat cezaevinden çıktıktan sonra durgun, düşünceli, mahzun bir adam olmuştu. Pencereden ufka dalarak öldürdüğü saatler, haftalarca gülmeden geçirdiği zamanlar ruhi bir buhranda olduğunu gösteriyordu. Hiçbir şeyden şikâyet etmiyor fakat hiçbir şeyi de beğenmiyordu. Hiçbir yere çıkmıyor, hiçbir eğlenceye gitmiyor, çok az konuşuyordu. Ayrıca çok fazla içki içiyordu. Apoletleri sökülmüş subay formasını ve çizmelerini giyiyor, evin en geniş odasında dolaşıyordu. Odada gezinirken kitapların önünde duruyor, büyük meydan savaşlarından birini anlatan bir kitabı çekiyor, sayfalarından birine bakıp yerine koyuyordu. Büyük kumandanlar ve büyük imha savaşları üzerine düşünmüş büyük askerlerin krallıklarda yetişeceğine inanmıştı. Selim Pusat odanın içinde kilometrelerce yürümeye alışmıştı. Kimsenin olmadığı saatlerde dışarı çıkar bazen Çamlı Koru’ya doğru yürür bazen arkadaşı Şeref’in mezarına giderdi. Bir gün Selim Pusat Çamlı Koru’da dolaşırken bir kadın sesi duyar:
Kalbin benim olsun diyorum, çünkü mukadder…
Cismin sana yetmez mi? Çabuk kalbini sök, ver!
Yoktur öte alemde de kurtulmaya bir yer!
Mutlak seveceksin beni, bundan kaçamazsın…
Ram ol bana, ruhun yeni bir aleme girsin
Yazmış kaderin: aşkıma ömrümce esirsin!
Aklınla şuurunla, hayalinle bilirsin;
Mutlak seveceksin beni, bundan kaçamazsın…
Selim birdenbire unutulmuş eski bir sevgiliyi hatırlar gibi olur, ses onun sesidir sanki. Sonra yanında bir kadının kendine bakmakta olduğunu görür. Kadın: “Rica ederim, gitmeyiniz!” der. Selim biraz önce duyduğu sözlerin bu kadın tarafından söylenmediğine emindir. Genç kadın korkarak eliyle birini göstererek: “Beni evime kadar götürür müsünüz?” der. Selim kadının işaret ettiği yere bakar kılıksız, çok çirkin yüzlü bir adamın kendilerine baktığını görür. Genç kadına kendisini evine bırakacağını söyler ve yürürler yürürken de tanışırlar. Genç kadın, Selim’e kendisini tanıdığını, Ayşe Öğretmen’in eski bir talebesi olduğunu söyler. Selim genç kadına adını sorar. Genç kadın: “Leyla Mutlak…” Selim birden mutlak seveceksin beni bundan kaçamazsın mısrasını hatırlar ve yanındaki kadına bakar: “Deminki şiiri bir daha okur musunuz?” der. Leyla: “Hangi şiiri?” diye sorar. Selim: “Mutlak seveceksin beni, bundan kaçamazsın!” der. Kız: “Ben bu şiiri bilmiyorum ki!” der. Selim, bu ses o ses değil diye düşünür içinden. Ve Leyla’yı evine kadar bırakır. Ertesi gün Selim Pusat içinden gelen bir dürtüyle yine Çamlı Koru’ya gider. Karanlıkta işittiği kadın sesini işitmezse ruhi bir sarsıntıya uğrayacakmış gibi hissetmektedir. Leyla ile karşılaşırlar yine uzun uzun konuşurlar. Selim içinde Leyla’ya karşı anlaşılmaz bir yakınlık duymaktadır. Bu sadece kadın güzelliğine karşı duyulan bir ilgi değil ancak bu garip duygudan kurtulamaz. Bu duygular içerisinde yine Leyla’yı evine bırakır. Dönüşte dün gece Leyla’nın korktuğu kılıksız adamla karşılaşır. Adam adının Yek olduğunu söyler. Yek Leyla’nın Osmanlı tahtının varisi olduğunu bu nedenle kendisine Prenses Leyla dendiğini, Ayrıca Selim’e kendisinden yirmi beş yaş küçük bir kıza aşık olacağını söyler. Selim çok sinirlenir, bu deliye daha fazla dayanamaz ve önlerinde duran tahta kanepeyi kaldırarak hızlıca Yek’in kafasına indirir. Kanepenin parçalandığı yere bakar ancak Yek’ten eser yoktur. Acaba hayal miydi gördüğü?
Ayşe, Selim’in halinden endişe duymaktadır. Ve onu neşelendirmek için arkadaşlarını ve üç öğrencisini evine davet eder. Selim bu kızlarla tanıştıktan sonra, kızlardan bahsederken onların şiir kadar güzel olduğunu söyleyen eşine içinden hak vermiştir. Selim, Güntülü’nün yeşil gözlerini gördüğünde bu aşinalığın nereden geldiğini düşünmeye başlar.
Bir gün Selim yine Çamlı Koru’da gezerken eski bir arkadaşıyla karşılaşır. Arkadaşı neşriyat şubesinde askeri tarihe ait evrakları tasnif için kendisi gibi bir elemana ihtiyaç olduğunu söyler. Selim hiç düşünmeden kabul eder, her ne olursa olsun işsiz güçsüz dolaşmaktan iyidir diye düşünür. Ertesi gün işe başlar. Tarihi evrak komisyonu yaşlı emeklilerden oluşmaktadır ve gün boyunca konuştukları konu askerlik veya harp tarihinin aksine din ve tasavvuftur. Selim Pusat askerlikle hiç alakası olmayan tasavvufun burada konuşulmasını hiç anlamaz. Ancak tasavvufu içten içe merak etmeye başlar ve bir gün eşi Ayşe’ye “Tasavvuf nedir?” diye sorar. Selim bu soruyu sorarken bu sefer alay etmiyordur. Ayşe, dünyada askerlikten başka bir şey düşünmeyen ve felsefe, hukuk, tasavvuf gibi konuları lüzumsuz gören eşinin bu soruları sormasına sebep olan neydi diye düşünür. Eşinde olan birtakım değişiklikleri merak etmeye başlar ve nu durumu eşine belli etmeden onun sorduğu soruyu cevaplar.
Ayşe, havanın güzel olduğu bir gün bir kır gezisi hazırlayarak birkaç öğretmen arkadaşı ile Aydolu, Nurkan ve Güntülü’yü davet eder. Hep birlikte Çamlı Koru’ya doğru yürümeye başlarlar. Selim Güntülü’nün yanında olduğunu fark eder. Kızın sesine dikkat edince kızın sesinin o gece Çamlı Koru’da duyduğu ses olduğunu düşünür ve kıza sorar: “Çamlı Koru’ya gelir misiniz?” Kız: “Hayır! İlk defa geliyorum.” der. Selim kızın yalan söylediğini düşünür. Bu sesin sahibi hiç Çamlı Koru’ya gitmemiş olabilir miydi? Ve kıza seslenir: “Güntülü! Bana en çok hoşunuza giden bir şiiri okur musunuz?” Güntülü okumaya başlar:
Sevda gibi bir gizli emel ruhuna sinmiş,
Bir haz ki hayalden bile üstün ve derinmiş.
Gökten gelerek gönlüne rüzgâr gibi inmiş;
Bir sır ki bu, ölsen bile asla açamazsın…
Anlatması imkansız olan öyle bir an ki,
Hülyadaki ses varlığının gayesi sanki…
Bak emrediyor: daldığın alemden uyan ki
Mutlak seveceksin beni, bundan kaçamazsın…
Şiiri dinlerken, kızın sesinin karanlıktaki sesin ahengine benzeyen güzelliğinden sarhoş olan Pusat son mısrayı dinleyince yıldırım çarpmışa döner ve kıza: “Bu şiir kimin?” diye sorar. Kız: “Bilmiyor musunuz?” diye sorar. Selim: “Bilsem sorar mıyım?” Kız: “Bu şiir sizin değil mi?” Selim Güntülü’ye şaşkın bir şekilde sorarak: “Benim mi ne zaman yazmışım?” Güntülü, o gece görünmeyen kadının sesiyle cevap verir: “Unuttuğunuza göre bin yıl önce yazmış olacaksınız.” Bin yıl… Selim’in beynindeki karanlık yer aydınlanıyor gibiydi. “Hayır bu şiir benim değil!” Güntülü: “O halde belki benimdir.” Bu kız sanki Selim’e darbe üstüne darbe vurmak için gelmişti. Selim: “Sizde iki bin yıldan beri yaşıyor musunuz? Kız: “Niçin olmasın?” Selim: “ikimiz de iki bin yıl önce yaşadığımıza göre o zaman da tanışıyor muyduk? Kız: “Elbette tanışıyorduk.” Selim: “Peki… Ben o zaman da bir subaydım ya siz neydiniz?” Güntülü, yırtıcı pars bakışlarını Selim’e dikerek: “Ok atamayanlardan biri…” Selim Pusat için bir anda dünya kararır ve ondan sonra olup bitenleri hatırlayamaz.
Ertesi gün Selim yine çok fazla içki içer ve Çamlı Koru’nun yolunu tutar. Çamlı Koru her zamankinden daha tenhadır. Ama Selim Pusat Leyla’nın geleceğini biliyordur. Bu biliş telepatik bir olay olup sarhoş olduğu zaman kendisinde görülürdü. Leyla’nın: “Nerde kaldınız? Sizi epeydir bekliyorum!” diyen sesiyle ayılır. Leyla Pusat’ın koluna girer ve emreden bir sesle: “Beni evime götüreceksiniz!” der. Leyla, Selim’i evine davet eder uzun uzun sohbet ederler. Selim Leyla’nın yüzündeki güzelliğe ve duruşundaki asalete baktığında onun gerçekten bir prenses olduğu fark eder. Leyla; Selim’e kralcı olduğu için başına gelenleri çok iyi bildiğini, bu yüzden kendisine saygı ve yakınlık duyduğunu ve kendisinin Şehzade Mustafa’nın torunu olduğunu ayrıca kendisiyle konuşmaktan zevk aldığını ve kendisine değer verdiğini söyler. Leyla’nın anlattıkları Selim’i bunaltmıştı fakat yine de sebebini bilmediği bir bahtiyarlık duyuyordu.
Selim nereye baksa Güntülü’nün gözlerini görmekte ve bu durumdan kurtulmak için durmadan içmektedir. Selim birden Leyla’yı hatırlar ve onu hatırladığı zaman bir bahtiyarlık duygusunun kendisini sardığını hisseder ve onunla karşılaşma ümidiyle Çamlı Koru’ya doğru yürümeye başlar. Ancak en huzurlu anına bile zehir katan arkadaşı Şeref’in hayali yakasını bırakmaz. Şeref’in hayaliyle konuşmaya başlar. Böyle bir dünyada yaşamaya değer miydi? Karısı Ayşe ve oğlu Tosun olmasa… Bu düşünceler içerisinde eve doğru yürümeye başlar. Ertesi gün Selim Pusat ateşli bir hastalık geçirmektedir. Eşi Ayşe, doktor çağırır. Doktor hastalığının ruhi olduğunu ve bu hastalığın adının aşk olduğunu söyler. Selim hastalığının beşinci günü ayağa kalkar fakat öyle güçsüzdür ki hiçbir şey yapamayacak durumdadır. Yalnızca oturuyor, düşünüyor ve hesaplar yapıyordu. Kendisi kırk üç yaşındaydı lisenin son sınıfında olan bir kız en fazla on sekiz yaşında olabilirdi ve kendisinden tam yirmi beş yaş küçüktü. Selim kendi kendine vicdani muhasebesini yaparken Ayşe odaya girer ve şimdiye kadar görmeye alışmadığı şekilde insanın içini okumak isteyen meraklı bir bakışla bakmaktadır. Ayşe bir şeylerden mi şüphelenmişti yoksa! Bir süredir kendisine karşı değiştiği bir gerçekti. Görünürde bir şey yoktu ama Selim bir şeyler olduğunu seziyordu.
Ayşe’nin görev yaptığı lisenin mezuniyet töreni vardır. Nurkan, Aydolu ve Güntülü Selim’i de davet ederler. Selim’in Güntülü’ye olan ilgisi burada daha da anlaşılır hale gelir, eşi Ayşe de bu durumu artık iyice anlamıştır.
Selim’in kafasında Yek’le ilgili bazı sorular vardır bunların cevabını bulmak için Leyla’nın yanına gider. Leyla, Selim’in halinden tavrından, ışık kızlardan birine âşık olduğunu anlar ve ona yardımcı olmak ister. Selim Pusat bu aşktan vazgeçmesinin tek yolunun ışığı bastıracak daha parlak bir ışık olduğunu söyler. Leyla: “Müsaade ediyorum. Beni sevebilirsiniz!” der.
Selim yine çok içtiği bir akşam Çamlı Koru’ya doğru yürümeye başlar birden yanında birisi belirir. Yanındaki kişi Şeref’tir. Şeref başını iki yana sallayarak “Hakkın yok Selim! Onu sevmeye hakkın yok Selim! Sen niçin böyle oldun? Unutma ki o kız bütün meziyetleri kendinde toplasa bile sen evli olduğun için yine onu sevemezsin. Aşk dediğin oyuncak şey ancak işsiz güçsüzlerin harcıdır.” Selim arkadaşı Şeref’in hayaliyle konuşmaktadır.
Günler geçmekte Ayşe kocasındaki değişimi görmekteydi. Selim evden çıkmadan sürekli bir şeyler okuyor, okurken kendini unutuyor, bazen ufak notlar alıyordu. Ayşe’yi şaşırtan bu okumaların askerlikle uzaktan yakından alakalı şeyler olmamasıydı. Ayşe Selim’in tuttuğu notlara bakar:
“Gözlerle günah işlemenin zevkini tattım…” Bu şiir divan edebiyatına ait değildi. Acaba Selim Pusat’a mı aitti? Selim Pusat’ın yazdığı bir aşk şiiriydi ve aruzla yazılmıştı. Selim bu şiiri Güntülü’ye yazmış, Güntülü ise kendisine geri göndermişti.
Ruhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden?
Bilmem, bu yanardağ ne biçim korla tutuştu?
Pervane olan kendini gizler mi alevden?
Sen istedin, ondan bu gönül zorla tutuştu…
Gün senden ışık alsa da bir renge bürünse,
Ay secde edip çehrene yerlerde sürünse,
Her şey silinip kayboluyorken nazarımdan
Yalnız o yeşil gözlerinin nuru görünse…
Güntülü Selim Pusat’a şiiri geri göndererek onu reddettiğini belli etmişti. Birkaç gün sonra bir pazar sabahı Ayşe, oldukça soğuk ve çekingen bir tavırla kızların geleceğini söyler. Işık kızlar gelmiştir fakat aralarında Güntülü yoktur. Aydolu, Selim Pusat’a “Şiiriniz çok güzeldi” der. Selim, Güntülü’ye yazdığı şiiri Aydolu’nun okumuş olmasına şaşırır ve bunun doğru bir şey olmadığını söyler. Fakat Aydolu, Selim Pusat’ın Güntülü’ye olan davranışından ona olan ilgisini anladıklarını söyler.
Bir akşam geceye yakın bir saatte evde yalnız olarak içkiye daldığı bir sırada kapı acayip bir şekilde çalınır. Kapıda üniformalı bir adam vardır. Selim’in başı o kadar dumanlıdır ki bunun polis mi, bekçi mi, posta memuru mu olduğunu ayıramaz. Bu gelen adam Yek’in ta kendisidir. Yek Selim’e büyük mahkemeden çağrıldığını söylemek için gelmiştir. Selim hangi suçtan yargılandığını sorar, Yek “Yasak aşktan!” der ve Selim’i götürür. Selim nereye gittiklerinin bile farkında değildir. Yek’in sesi Selim’i kendine getirir: “Prenses Hanzade’nin evinin önünden geçiyoruz! Kendisi evde değil, mahkemenizde bulunmak üzere çıkmış olacak.” Der. Biraz sonra Yek: “Şimdi sizden yirmi beş yaş küçük sevgilinizin evinin önünden geçiyoruz!” der. Güntülü’nün evinin önünden geçmektedirler. “Duruşmanızda bulunmak üzere evden çıkmıştır.” Yek, bu gece herkesin bu büyük mahkemede olacağını söyler ve Selim Pusat’ı bir mahşer kalabalığının ortasına götürür. Selim’e fısıldar: “Tanrının huzurunda bulunuyorsunuz!” Selim Pusat’ın duruşması başlar. Selim Pusat kendisiyle karşısındaki muhteşem Işık’ın arasına üç yaratığın geldiğini görür bunlar: Cebrail, Mikail ve İsrafil’dir. Cebrail söze başlar: “Selim Pusat büyük günahlar işledi. Ben görevi bitmiş bir melek olduğum ve kıyamete kadar dinlenme hakkını kazandığım halde bu hakkıma ilişti. Kendisinden yirmi beş yaş küçük kızı sevdi ve bu sevgiyi açığa çıkardı. Bir subay için en büyük günah budur!” der. Selim Pusat: “Doğrudur.” Aynı şekilde Mikail ve İsrafil de Selim Pusat’ın suçlu olduğunu söylerler. Heybetli ses: “Ne diyorsun Selim Pusat?” diye sorar. Selim pusat: “Doğrudur.” Heybetli ses: “Bütün olanların ilk sebebi senin kralcı oluşun mudur?” Selim: “Evet.” Heybetli ses: “Bunu ilk günah diye kabul ediyor musun?” Selim: “Asla!” Heybetli ses: “Neden?” Selim: “Bütün o muhteşem kralları sen yarattın!” Sonra Selim Pusat’ı yargılamak için peygamberler konuşmaya başlar onlar da Selim’i suçlu bulurlar sonra sırasıyla krallar ve büyük komutanlar da Selim’i yargılarlar hepsi de Selim’i suçlu bulur. En son arkadaşı Şeref: “Suçludur! diye söze başlar, “Kalbime sıkılan tabancanın tetiğini ben çekmiştim ama gerçekte beni öldüren en yakın arkadaşım Selim Pusat oldu.” der. Heybetli ses: “Selim Pusat‘ın lehine konuşacak kim varsa çıksın!” der. Annesi hıçkırıklı ve hüzünlü bir sesle şöyle diyordu: “Oğlum belki suçludur ama nihayetinde her insan kadar suçludur. Felaket geçirmiş, haksızlığa uğramış, hepsinden mühimi ümidini kaybetmiştir ey Ulu Işık! ey Ulu Tanrı! sen onu bağışla!” der. Selim bir aralık kendinden geçer gibi olur. Işıktaki ses tekrar duyulur: “Selim Pusat’a ne lazım?” “ADALET!!!” diye bir ses duyulur. Kendisi için adalet isteyen yüz milyonlarca insan, sadece şu anda yaşayanlar değil geçmiş zamanlarda yaşamış ve gelecek zamanda da yaşayacak olanlar “adalet!” diyerek onun cezalandırılmasını istiyor; bu korkunç kalabalığa karşı bir tek kadın, anası, merhamet isteyerek verilecek cezanın bağışlanmasını diliyor, yalvaran sesinde bir ananın büyük üzüntüsü titriyordu. Selim kendini tanımadığı bir sokakta bulur. Yürürken rüya görülmez öyleyse bu neydi, sarhoş muyum, diye düşünür. Evden çıkmadan içmişti ama kendisini kaybedecek kadar sarhoş değildi. Arkadaşı Şeref’in mezarının yanı başındadır.
Selim Pusat bir süre geçtikten sonra eve gelir, oğlu Tosun’la vedalaşır ve ona: “Subay olduğun zaman geleceğim.” diyerek gider ve ortadan kaybolur.
Kitabımızı bu şekilde özetledikten sonra Selim Pusat karakterini tanımaya geçebiliriz. Yüzbaşı Selim Pusat askerliği bir meslek olarak değil bir inanç olarak kabul eden askerlikten başka hiçbir şeyin mevcut olmadığını düşünen, aşırı düşüncelere sahip, inandığı fikirler uğruna ölümü göze alabilecek kadar cesur ve kararlı biridir. Ona göre asıl amaç harp sanatıdır, krallık taraftarı olmasının en önemli sebebi harp sanatının ancak krallıklarda gelişebileceğine dair olan inancıdır. Selim Pusat bazı düşüncelerine fanatizme varacak derecede bağlıdır nitekim mesleğinden olmasına sebep olan şey kendince doğru olarak kabul ettiği, inanç olarak benimsediği bir fikre körü körüne bağlanması ve ondan vazgeçmemesidir. Selim Pusat, doğru olduğuna inandığı askeri düşünce, askeri ahlak gibi prensiplere sıkı sıkıya bağlıdır. Selim Pusat doğru olduğuna inandığı şeyi söylemekten asla çekinmeyen, söylediği hiçbir şeyden pişmanlık duymayan, gözü kara, ömründe geri adım atmamış birisidir. Selim Pusat her şeyi olan askerlik mesleğini yine bu mesleğe olan sadakatinden dolayı kaybetmiştir. Selim Pusat vatanına, milletine, inançlarına, değerlerine bu denli sadakatle bağlıyken, vatan haini olarak yargılanmış, bu durum Selim’in ağır bir depresyona girmesine adeta yaşayan bir ölü haline gelmesine yol açmıştır. Nitekim arkadaşı Şeref gibi defalarca intihar etmeyi düşünmüş fakat her defasında oğlu Tosun ve eşi Ayşe’yi düşünerek yaşamına devam etmiştir. Fakat bu suçlamalar Selim’in onu yargılayan yargılamayan herkese karşı kin beslemesine, insan görmeye tahammülü olmayan sert, katı, huysuz birine dönüşmesine yol açmıştır. Selim Pusat cezaevinden çıktıktan sonra eski haline nazaran daha durgun, düşünceli, mahzun biri haline gelmiştir Selim Pusat hiçbir yere gitmiyor, hiç kimseyle konuşmuyor, haftalarca gülmüyor, çok fazla içki içiyor, apoletleri sökülmüş subay formasıyla geziyor, çoğu vaktini camdan dışarıyı seyrederek geçiriyordu. Bu onun ruhi bir buhranda olduğunu göstermektedir. Yalnızca askerlik ve harp sanatı ile ilgili şeyler dikkatini çekiyor, büyük zamanını düşünerek geçiriyordu. Bazen arkadaşı Şeref’in resmi ile konuşmakta, onun gibi onuruyla ölemediği için kendisine kızmakta ve vicdanen bu durumu kabullenememektedir. Eşi Ayşe’yle muhabbet ettiği zamanlarda da çoğunlukla Ayşe konuşur, Selim sadece cevap verirdi. Bu da onun içe dönük, yalnızlığı seven bir yönü olduğunu göstermektedir. Ayrıca konuşmalarında sertlik ve eleştirellik vardır. Hiçbir şeyi beğenmeyen, her şeyin eleştirilecek bir yanını bulan Selim için yaşamak ölmekten daha zor bir hale gelmiştir. Selim Pusat akşamları Çamlı Koru’ya doğru yaptığı yürüyüşlerde bir gün Leyla ile tanışır. Leyla’nın gerçek bir prenses oluşu belki de Selim’in ona hayranlıkla karışık bir saygı duymasına yol açmıştır. Leyla duruşuyla, konuşmasıyla, asaletiyle, kendine güveni ve ateşli karakteri ile Selim’in aklını başından almıştır. Leyla ile olan dostluğu Selim’e iyi gelmiştir. Leyla‘daki ateş Selim’in ruhunu bir nebze de olsa ısıtmıştır. Ancak bu bahtiyarlık Güntülü ile tanışıncaya dek sürmüştür. Selim Pusat Güntülü’yü ilk gördüğünde onunla sanki çok eskiden beri tanışıyor gibi hissetmiş ancak bunun nereden kaynaklandığını kendisi de bir türlü anlayamamıştır. Güntülü’nün yırtıcı pars bakışları, hayat dolu neşeli tavırları, Selim’in dikkatini çekmiştir. Selim, Güntülü‘nün sesini karanlıkta duyduğu esrarengiz kadının sesine benzetmiş, aslında hayalinde olan kadını Güntülü’de görmüştür. Güntülü’nün gerek Selime okuduğu şiir gerek kışkırtıcı cevapları Güntülü’yü Selim’in kafasında kurduğu hayali sevgiliye yaklaştırmıştır. Güntülü akıllı, zeki, güzel, hayat dolu, neşeli bir genç kızdır. Güntülü’deki gençlik, tazelik, yaşama sevinci, canlılık Selim’in yeniden hayat bulmasına sebep olmuştur. Leyla’nın dostluğu ile ısınan ruhu Güntülü’nün aşkıyla alev almıştır. Güntülü Selim’in ruhu için adeta nefes olmuştur. Selim’in bir de eşi Ayşe’yle olan evlilik yükümlülükleri üzerine kurulu ilişkisi vardır. Selim’in eşi Ayşe her erkeğin ihtiyaç duyması olası ideal bir eştir. İşinde başarılı iyi bir öğretmen, evini beceriklilikle idare eden bir eş, çocuğuyla ilgilenen iyi bir anne, eşine karşı nazik, düşünceli, anlayışlı, sakin, pasif, içe dönük, balgami (su) mizacı bir kadındır. Selim Pusat‘ın eşinin tam tersi olan karakterlere ilgi duyması bir tesadüf değildir. Güntülü hava, Leyla ise ateştir.
Selim Pusat askerlik mesleğine, inançlarına, değerlerine, dostluğa karşı vefalıdır; kendisiyle birlikte yargılanan ancak içine girdiği çıkmazdan çıkamayarak intihar eden dostu Şeref’i hiçbir zaman unutmamıştır. Şeref, Selim için inandığı uğruna ölmüş bir kahramandır o nedenle gerek rüyalarında gerek hayallerinde Şeref’le konuşur; Şeref’in kendisine yönelttiği eleştiriler karşısında ezilir. Selim duygularında, düşüncelerinde, fikirlerinde kısacası her şeyde aşırıdır. Belki de Güntülü’ye olan hislerini bu kadar derin yaşaması bu aşkın imkansızlığındandır. Selim Pusat’ın kendisinden yirmi beş yaş küçük bir kızı yani imkânsız olanı sevmeyi tercih etmesi de onun aşırılığını göstermektedir. Selim Pusat esasen aşka aşıktır. Hayalini kurduğu, hissettiği şeyleri gerek Leyla gerek Güntülü karakterlerinde yaşatmıştır. Selim Pusat çok fazla düşünen, hayaller kuran, bazen hayal mi gerçek mi olduğunu kendisi de anlayamayan, melankoliye yatkın birisidir. Selim Pusat’ın bu melankolisi yaşamış olduğu ağır depresyon sonucunda ortaya çıkmış olabilir. Bir insanın hayatta en çok değer verdiği, uğruna ölümü göze alabileceği, hayat amacı olan bir şeyi kaybetmesi demek o insanın yaşam sevincini kaybetmesi demektir. Yaşama sevincini kaybeden insanın depresif, melankolik olması olasıdır. Selim Pusat; ahlaki ölçüleri, doğru yanlış hassasiyeti yüksek, vicdanlı biridir. Evli bir adam olmasına rağmen gerek Güntülü gerek Leyla’ya karşı duyduğu yoğun hisleri karşısında kendisini çokça eleştirmiş, günlerce süren vicdan muhasebeleri yapmış kendi kendini yargılamıştır. Vicdanında kurduğu mahkemede peygamberler, melekler, büyük komutanlar, arkadaşı Şeref hepsi de Selim’i suçlu bulmuş ve Tanrı’dan adalet istemişlerdir. Selim Pusat bu isteğe boyun eğmiştir. Selim Pusat’ın boyun eğeceği tek şey adalettir. Ayrıca Selim Pusat vicdanıyla olan muhasebesinde sonuna kadar direnen, asla geri adım atmayan ve yeri geldiğinde hakkını savunabilen, itaat etmeyi sevmeyen bir yapıdadır.
Selim Pusat’ın Leyla’ya olan hayranlığı, Güntülü’ye olan aşkı, hayalinde yarattığı kadın figürleri, aşka âşık olduğundandır. Pusat için aşk her şeydir. Güntülü’ye yazdığı şiir onun tutku dolu hislerini anlatmaktadır.
Selim Pusat’ın geçmişine bağlı, yaşadığı çağla uyumsuz, hatıralarda yaşayan biri olması, inandığı şeyler uğruna ölümü göze alacak kadar cesur olması, bazı düşüncelerinde fanatizme varacak derecede bağlı olması, askerlik mesleğine, değerlerine, dostu şerefe karşı vefalı olması, vicdanıyla olan muhasebesinde kendi kendini yargılaması, yoğun adalet duygusu, aşırılığı, sert ve eleştirel üslubu ile tipik sovdavi (toprak) mizacının özelliklerini taşımaktadır. Ayrıca söylediği sözden geri adım atmaması ve itaat etmeyi sevmemesi de yine mizaçta kuruluk dediğimiz ateş ve toprak mizaçlarda ortak olan özelliklerdendir. Selim Pusat’ta mizacının olumlu özellikleri olan adaletli, vicdanlı, vefalı olmak gibi özellikler yoğun görülmekle birlikte; katılık, sertlik, aşırılık, melankoliklik gibi olumsuz yönleri de artmıştır. Yani toprak mizacının hemen hemen tüm özellikleri yoğun bir şekilde Selim Pusat karakterinde görülmektedir.
Selim Pusat’ın aşka âşık olması, Güntülü’ye yazdığı tutku dolu şiirler de ateş yanını göstermektedir. Ayrıca güzeli sevmesi de görselliğe önem veren tarafını, yani yan mizacının safravi (ateş) olduğunu göstermektedir.
Hüseyin Nihal Atsız ve Selim Pusat karakteri arasında birtakım benzerlikler vardır. Hüseyin Nihal Atsız 3. sınıf öğrencisiyken Askeri Tıbbiyeden atılmıştır; Selim Pusat karakteri de Harp Akademisinin son sınıfındayken okuldan atılmıştır. Hüseyin Nihal Atsız, Türkçülüğün daha sert, ırk merkezli yorumu olan Turancılık ideolojisine olan bağlılığı sebebiyle ırkçılık yapmak, devleti bölmeye çalışmak, hükümete karşı fikir faaliyeti yürütmekle suçlanmış; pek çok kez yargılanmış, hapse girmiş, çeşitli işkencelere maruz bırakılmış, öğretmenlikten uzaklaştırılmış, hayatı boyunca pek çok bedel ödemek zorunda kalarak yalnızlaştırılmıştır. Atsız’ın bu yaşadıklarında kendi mizacının da rolü vardır. Hüseyin Nihal Atsız gerek tartışmacı sert üslubuyla gerek ortası olmayan tek tipçi tavırlarıyla bu yalnızlığı kendisi tercih etmiş, bedelini de ödemiştir.
“İdeolojiler, idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir.” Sözüyle Cemil Meriç, fikirlerin sistemleşerek hakikati perdelemesi ve özgür düşünceye engel olmasına karşı çıkmaktadır. Özgür düşünemeyen insan belirli düşünce kalıpları içinde sıkışıp kalır ve bu düşüncelerde zamanla ifrat noktasına gelir. Bu durum kişilerin mizacında bozulmalara yol açabilir. Kişi mizacında itidalden ne kadar uzaklaşırsa o kadar mizacının negatifine doğru gitmeye başlar. Esasen tüm ideolojilerde itidalden uzaklaşma vardır. Herhangi bir ideolojiye körü körüne bağlanan insan bir nevi mizacında aşırılaşmış ve dengeyi bozmuştur. Bu durum özellikle ateş ve toprak mizaçlarında daha yoğun görülebilir. Çünkü bu mizaçlar doğru bildiklerinden şaşmadıkları için inandığı ideolojilerin en güçlü temsilcileri olabilme potansiyeline sahiptirler.
Selim Pusat karakteri de Türk tarihine, savaşçı geleneğine büyük önem veren, Türkçülüğü bir var oluş biçimi olarak gören, Turancı, milliyetçi bir çizgidedir. Devlete, millete, ülküsüne bağlılığı ile bireysel mutluluğu arasına sıkışıp kalmış; bu ideoloji uğruna dışlanmayı ve acı çekmeyi göze almış ve yalnızlaşmıştır. Selim Pusat karakterinin isminin “Selim” olması Hüseyin Nihal Atsız’ın olmak istediği kişilik ile olduğu kişinin çatışmasından doğmuş bir karakter olabileceğini düşündürmektedir.
Ayrıca yazarın bu kitabı 67 yaşındayken yazdığını ve son yayınladığı eseri olduğunu da göz önünde bulundurursak bu, bize şunu düşündürüyor: Selim Pusat karakterinin yaptığı ağır vicdan muhasebesi ,Hüseyin Nihal Atsız’ın kendi içinde yaşadığı bir tür pişmanlığın yansıması mı? Hüseyin Nihal Atsız mizacı gereği kendini mi yargılıyor?
