Ciğerdelen – Safiye Erol

Safiye Erol (1902-1964) Edirne Uzunköprü’de belediye katibi Sami Bey ile Bektaşi dervişesi Emine İkbal Hanım’ın kızı olarak dünyaya gelmiştir. Trakya’ya Makedonya’dan göç etmiş bir ailenin kızıdır. Ailesi 1906’da İstanbul’a taşınmıştır. Safiye Erol, ilköğreniminden sonra Fransız mürebbiye okuluna ardından İstanbul Alman Lisesi’ne devam etmiştir. 1917 yılında, eğitimine devam etmek için Almanya’ya gönderilip orada felsefe ve edebiyat okuduktan sonra ilk yazılarını Almanca bir dergide yayımladı. Kadıköyü’nün Romanı adlı ilk eserini 1938’te, Ülker Fırtınası adlı romanını ise 1944’te yayımlandı. Safiye Erol; kendisiyle yapılan bir röportajda en çok sevdiği romanın 1946’da yayımlanan “Ciğerdelen” olduğunu ve bu romanı yazarken on iki kilo kaybettiğini, iki defa bayıldığını, bitirdikten sonra ise hasta yattığını söylemiştir. Bunun sebebini ise şöyle açıklar: “Filozof Nietzche’nin bir sözü vardır, büyük eserler müelliflerinden intikam alırlar, bu kitap da benden bir şeyler aldı.” Biz bu yazımızda yazarın Ciğerdelen adlı romanında yer alan ana karakterler olan Turhan ve Cangüzel’in mizaçlarını ele alarak yazarımızı tanımaya çalışacağız.

Turhan, Keşan’da doğmuş Almanya’da eğitim görmüş bir mimar olarak 1931’de İstanbul’a dönmüştür. Turhan yurduna, milletine bağlı bir vatanseverdir. “Yurdumdur, taşına toprağına fedayım. Bütün Batı ülkelerini adım adım dolaştım. Ne zenginlikler Ne mamureler gördüm. Kasabam onların yanında saray önüne kurulmuş çerge bile değildir. Fakat ben hiçbir yerde ayağımı burada bastığım gibi basamam. Yürüdükçe toprak altındaki köklerimin tabanıma doğru filiz saldığını duyuyorum.” Dedesi, Sultan Fatih’e alemdarlık, İkinci Bayezıt’a ve Yavuz’a başvezirlik eden Hersek oğlu Ahmet Paşa’dır. Turhan, 1943 senesi Ekim ayında Moda’ya bir İngiliz evine çaya davet edilir. Bu davette ortadan uzun boylu, dansöz vücutlu, ince beyaz yüzlü, kumral saçlı, ecnebi tipinde bir kadın görür ve yanındaki İngiliz’e yavaşça sorar. “Bu matmazel kimdir?” İngiliz gülümseyerek “Canzi’yi tanımaz mısınız?” der. Canzi Hanım’ın evli olup olmadığını sorar ve ayrılmak üzere olduğunu öğrenir. Kocası liseden tanıdığı Haşmet adında biridir. Turhan Canzi’yi ilk gördüğünde içinden: “Acaba neden bu ilk gördüğüm sima bana hayatta en çok tanıdığım yüz gibi geldi? Ahenginde rikkatler, vakarlı perdeler dalgalanan, sıcak ve yumuşak sesi benim kendi bağrımdan kopuyor sandım. Etrafımda kendi havamın estiğini, nihayet kendi iklimimi bulduğumu anladım. Fakat iki kişinin tek vücut olmasından daha ötelere giden bu yakınlıkla beraber Canzi’de sonsuz uzaklığı da gördüm.” Turhan ve Canzi o günden sonra arkadaşça görüşmeye başlarlar. Turhan, Canzi ile onun evine vakitli vakitsiz girip çıkabilecek kadar samimi olmuştur. Turhan bir taraftan Haşmet’le tesadüfler oluşturarak onun Canzi ile nasıl evlendiğine ve niçin ayrıldığına dair bilgi almaya çalışmakta, onun bu mükemmel kadında ne kusur bulduğunu merak etmektedir. Haşmet; yükseklerden uçan, üst perdeden konuşan kadınlardan hazzetmediğini, Canzi ile güzel olduğu için evlendiğini fakat sertliği ve gururuna tahammül edemediği için ayrıldığını söylemektedir.

Canzi, evinin duvarındaki büyük Atatürk tablosunun önünden geçerken duraklayıp muhakkak kutsal kahramanını kendi tabiri üzere “Serhatli Gazi’sini” gözleriyle selamlardı. Bir gün yine resme bakar ve der ki: “O, inkılap yolunda bizi en son ve zahmetli mesafede güderek finale götürdü. İnkılabımız artık tamamdır. Kala kala erkeklerimizin ruhundaki pederşahi hakimiyet hırsı ve mariz bir kıskançlık kaldı. Evet, Haşmet beni kıskanırdı. İsterdi ki benim bilgim, görgüm en mükemmel bir Avrupalı kadınınki gibi yerinde olsun. Fakat İngiliz dostlarımla içki başında uzunca sohbete dalmayayım. Yanımda herhangi bir erkeği görünce rengi dönerdi.” Bunun üzerine Turhan yerinden fırlayıp “Bu noktada Haşmet’le beraberim. Ben olsam ben de kıskanırdım.” dediğinde Canzi irkilmiş, bunu gören Turhan Canzi’yi ürkütüp kaybetmek korkusu ile yanlış bir şey yaptığını anlamıştır. Turhan, aşk ve kıskançlık ateşi içinde olduğundan Canzi’nin Haşmetle geçmiş hayatını hep kurcalamış ve ailesiyle ilgili bir şey öğrenmeye fırsat bulamamıştır. Turhan, bir taraftan Canzi’nin Haşmet’ten ayrıldığı için üzülme ihtimalini düşünerek kendi kendine düşünceler içerisine giriyordu. Bir gün Turhan Canzi’nin yanına gelir, birlikte yemek yer sohbet ederler. Canzi Turhan’a: “Siz benim için yeni bir arkadaş gibi değilsiniz, sizi çok uzun zamandan beri tanıyorum sanki hiç yadırgamıyorum. Size söylemeyeceğim şey ve gözüm kapalı avucunuza teslim etmeyeceğim bir kıymet yoktur.” der. Turhan: “Benim de böyle duyduğumu biliyorsunuz elbet!” der. Sonra ailelerinden bahsederler Turhan sorar: “Size niçin Canzi diyoruz asıl isminiz canan mıdır? Canzi: “Benim asıl adım Cangüzeldir.” der. “Cangüzel nasıl isim? Türklerde bilinmez nereden buldunuz bu ismi?” Canzi korkak, çekingen bir tavırla “Cangüzel benim Macar’dan dönme bir ninemin adıdır.” der Turhan şaşkınlıkla bağırır. Canzi: “Ne var Turhan ne oldu?” “Siz Hersek oğlu Ahmet Paşa’nın torunlarından mısınız?” Canzi bu defa yıldırıma uğramışa döner ve “Yoksa sizinle akraba mı oluyoruz?” Turhan Canzi’yi bileğinden tutar, kendine doğru çeker dudaklarını Canzi’nin kumral saçlarına gömer ve “Benim iklimim… Tevekkeli değil… Benim toprağım, benim mayam, benim hamurum diye göklere çıktığım boş değilmiş!” der. O gece sabahlara kadar konuşurlar. Canzi’nin ailesinde de Turhan’ın ailesinde olduğu gibi yazılı şecere yoktur hep nesilden nesile emanet edilen söylentiler vardır. Hersek oğulları, Sarı sipahiler, Atlı Beyzadeler… Ayın sonuna doğru Haşmet’le Canzi’nin boşanma davası neticelenir ve Turhan, Canzi ile aralarında artık bir engelin kalmamasından duyduğu mutlulukla Canzi’nin evine gider. Canzi’nin Belkıs’la eski kocası Haşmet hakkında şikayette bulunduğu konuşmasına şahit olur, sinirlenir ve birdenbire Canzi’ye bağırır: “Ayrıldın gitti daha ne şikayetin olabilir?” Turhan Canzi’ye olan aşkını yerlere göklere sığdıramaz, ona deli gibi aşıktır ancak bu aşk öylesine gözünü kör etmiştir ki zaman zaman kıskançlık krizleri geçirmesine sebep olmaktadır. Turhan Trakya’nın imar planı üzerinde çalışmaktadır. Edirne için hazırladığı Atatürk Sitesi’ni bitirmek üzeredir. Anıt meydanı, açık spor alanları, halk jimnastik holleri, halk için hamamlar, konser alanları, kitap evleri… Bunları en ince bölümlerine kadar işler, Keşan’da elektrik kesilmesine rağmen petrol lambası ile çalışmaktadır, yorgunluktan bitap düşene dek sebatla çalışmasını sürdürmekte ve yurduna karşı duyduğu vicdan borcuyla son takatine kadar çalışmaktadır. Sık sık dedesi Hersek Ahmet Paşa’yı rüyasında görmektedir dedesi ona: “Bu cihanda kimse kendi isteğiyle büyük adam olmadı, kişi haline kalsa hep düz ve kolay yolları tutar.” diyerek öğüt vermektedir. Yılbaşı gecesi İngiliz usulü bir davete katılırlar. Canzi İngilizler muhitinde çok seviliyordur, pek çok İngiliz dostu vardır. Kimisiyle çocukluğundan beri tenis oynamış, deniz sporları yapmış, kimisi ile İngiliz kültür kurulundan tanışıktır. Hiçbiri arkadaşlık sınırını aşacak bir maksat beslemiyordur ancak biri gelip “Hello Canzi!” diye omuzuna vurunca yahut dans etmek için elini kavrayıp onu çekince bu durum Turhan’ı rahatsız etmektedir. Onun yabancı bir erkekle dans etmesini hazmedememektedir. Vakit biraz ilerleyince Canzi tambur çalmaya ve şarkı söylemeye başlar, bir süre sonra Canzi tanburu bırakır ve arkadaşlarıyla dışarı çıkar. Turhan Canzi’nin yanından bir dakika bile ayrılsa nefessiz kalıyor ve bir gözü kapıda Canzi’nin gelişini bekliyordur. Bir süre sonra İngiliz madam içeri girer ve Canzi’nin step yapacağını söyler. Canzi şovunu sergiler. Canzi, şafak sökerken Ayaz Paşa’da apartman kapısında bir yandan çantasında anahtar aramakta ve veda sözleri söylemekteyken Turhan Canzi’ye gitmeyeceğini, kendisiyle yukarı çıkacağını söyler. Canzi birden şaşırır, Turhan daha dik ve emrivaki yapar bir şekilde bunun böyle olacağını ve buna kendisinin karar verdiğini söyler. Turhan vesveseli, kıskanç, haşin bir Şark erkeğine dönüşüvermiştir. Canzi elini Turhan’ın göğsüne uzatarak şefkatle yalvarır: “Ne yapıyorsun Turhan dikkat et! Dikkat et!” Canzi, Turhan’ın bitkin halini görmeye dayanamaz ve birlikte yukarı çıkarlar. Turhan’a bir tomar kağıt verir ve: “Al, oku! Bu yazılarda beni bulacaksın ferahlayacaksın!” der. Canzi milletinin soyunun tarihini diriltmek, Turhan’a sevgilerinin geçirdiği tehlikeyi işaret etmek ve aşkın hayatta en büyük nimet olduğunu anlatmak için yazdığı Sarı Sipahiler ve Yedi Peçeli adlı hikayeleri okuması için Turhan’a uzatır. Sarı Sipahiler adlı hikayede Cangüzel; Hersek Ahmet Paşa oğullarından Bosna-Serhatli Koca Turhan Bey’in Varat’ın fethinde elde ettiği başarılarını, lakapları olan Sarı sipahilerin memleket idaresindeki rollerini anlatmıştır. Turhan Bey ile torunu Sinan Bey Ciğerdelen yakasında şehit düşmüştür. Veli Bey oğlu Sinan’dan sonra uzun yıllar yaşamıştır. Sinan’ın oğlu Mustafa Durakça’yı terbiye etmiş, büyütmüştür. Mustafa’nın günü, konak imamı genç hafız Nuri’nin mescit odasında kapı halkına kıldırdığı sabah namazıyla başlardı. Sonra ok talimleri, atışlar, cirit oyunları, güreş, binicilik… Öğleden akşama kadar Hafız Nuri ile zamanın ilmine dair ne ders olabilirse hepsini yapardı: yıldızlar bilgisinden Acem edebiyatına varıncaya… Turhan Bey’in torunu Mustafa Durakça, Mariska adında Macar bir kızı sever. Kısa sürede evlenip kızın adını Cangüzel olarak değiştirirler. Cangüzel evliliğe bir türlü alışamaz; tüm gün konakta bez dokumak, iplik bükmek, zahire yapmak istemez. Gezmek, ava çıkmak, Macar köylerine çıkıp kocasıyla dans etmek ister ancak onun bu istekleri yadırganır. Kocası ona, bir kadın için bunları yapmanın Türk kültürüne göre uygun olmadığını söyler. Cangüzel dayanamaz kaçar ancak onu bulup getirir ve bir odaya kapatırlar. Cangüzel günlerce yemek yiyip içmez, Türk yemeklerine kusur bulur, domuz kebabı ile tokaz şarabı ister yani Cangüzel isyan bayraklarını çekmiştir. Derken hamile olduğu anlaşılır ve oğlu Sinan’ı dünyaya getirir. Cangüzel tüm sevgisini oğlu Sinan’a verir, gözü ondan başka bir şey görmez. Sinan dört yaşına gelmiştir ancak Sarı sipahilere hiç benzemediği gibi huyu da kime çekmişti bilinmez. Bir acayiptir. Belki de anasının aşırı düşkünlüğünden şımarmıştı. Birkaç sene sonra Mustafa Durakça Ciğerdelen’in müdafaasında şehit düşer. Aradan yıllar geçer, Sinan Ağa sefa sürmelere doyamaz. Sinan Ağa’nın bir defa bile erler savaşına karıştığını gören olmaz. Yedi Peçeli adlı hikaye ise konak imamı hafız Nuri’nin kızı Zühre ile Cangüzel ninenin oğlu Sinan arasındaki aşkı anlatır. Sinan, Zühre’ye olan ilgisine ve sevgisine rağmen onu boşar ve varlıklı bir kadın olan Düriye ile evlenir. Sinan Zühre’yi hem eşinden saklamak hem de onunla ilişkisini sürdürmek için yaşlı bir adamla evlendirir. Zühre her şeye rağmen Sinan’a olan aşkından her türlü fedakarlığa katlanır. Aşklarını herkesten gizli olarak yaşarlar. Zühre bir buçuk yılda dört kez çocuk düşürür. Çok zor günler geçirir, büyük acılar çeker. Buna rağmen “Ağamı ahım tutmasın, ağamı koru ya Rabbi, ettiklerini ona günah yazma” diye dua eder. Zühre’nin Sinan’a olan bu beşeri aşkı onun ilahi aşka erişmesine vesile olur. Zamanla Zühre Sinan’ın düşen peçelerini görür. Sinan’ın peçelerinin altında gizlediği insafsızlığı, korkaklığı ve cimriliği ortaya çıkmış ancak Zühre bunları görmesine rağmen aşkından vazgeçmemiştir. Zühre Sinan’dan olan tek çocuğu Nuri’yi de Ciğerdelen’de kaybeder. Dede ve torunu Nuri, Ciğerdelen’de aynı akıbeti paylaşmıştır. Zühre kendi kendine: “İşim gücüm hep onun yedi peçesini kaldırmak iç yüzünü ve eksikliğini görmekti, kala kala tek bir peçe kaldı, onu da sıyırsam belki aptallığını hiçliğini hatta dahası var deliliğini açığa çıkaracağım. Keşke elimden gelse de açtıklarımı da açmamış olsam! Nur içinde yatsın babacığım, ne olurdu bana bir kadının en yüksek ilminin peçelere dokunmamak olduğunu öğretseydi.” diye düşünmektedir. Zühre Sinan’a olan aşkından yanmış, kavrulmuş ve nihayetinde ilahi aşkın tadını bularak içsel huzura kavuşmuştur. Çevresindeki insanlar tarafından sevilip saygı gören şifacı bir kadına dönüşmüştür. Sinan, Zühre’yi kaybettikten sonra onu ne kadar sevdiğini anlar ve ilk defa Ciğerdelen’i savunmak için yola çıkar. Yedi Peçeli hikayesi bu şekilde son bulur.

Turhan, Canzi’nin yazdığı Yedi Peçeli hikayesini okuduğu günün akşamı imzasız bir mektup alır, imzasız mektup dosttan gelmez daima düşmandan gelir, Turhan bunu çok sonra idrak eder. Mektupta Canzi’nin bir İngiliz gazeteci ile evlenmek üzere olduğu çoktan anlaştıkları yazıyordur. Turhan vesvesesine yenik düşerek iki yaprak sigara ve yarım kiloya yakın konyak içerek Canzi’nin evine gider. Canzi’nin bir şey demesine fırsat vermeden Canzi’yi kolundan yakalar ve: “Bir İngiliz gazeteci ile evleniyormuşsun yanlışlık olmasın sakın, senle ben çoktan karı koca değil miyiz?” diyerek Canzi’yi hırpalar. Canzi’nin bir şey demesine fırsat vermeden onu incitir ve ona zorla sahip olur. Canzi Turhan’a: “Zavallı sevgilim ne kadar yazık ettin kendine!” der ancak Turhan Canzi’nin söylediklerinin manasını düşünüp tartabilecek halde değildir. Canzi’ye üç beş mendebur söz söyler ve bir süre Canzi’yi görmemesi gerektiğine karar verir. Canzi’ye hiçbir şey söylemeden üç hafta boyunca ortadan kaybolur. Canzi ise yabani bir ruhun vahşi erkek gururuna kapılarak kendisini cezalandırmak isteğine ve bir defa lekeledikten sonra bırakıp çekildiği kararına varmıştır. Turhan döndüğü zaman Canzi Turhan’ı evine kabul etmez mektuplarını cevapsız bırakır. Turhan, Canzi’yi ebediyen kaybettiği düşüncesiyle çıldırır, artık ne yaptığını bilemeyecek kadar çaresizdir. Canzi’yi kıskandırmak için çeşitli kadınlarla görüşür. Aradan zaman geçer, Canzi’den ayrı olmanın verdiği ızdıraba dayanamaz ve Canzi’nin ayaklarına kapanmak için evine gider ancak Canzi hastadır. Canzi’ye kendisini affetmesi için kırık dökük laflar eder ancak Canzi çok kırılmıştır. Başladığı esere devam etmek istiyordur, Hersek oğulları soyuyla ilgili “Molla Ağaçların Düğünü” adlı üçüncü bir hikayeyi yazmak istiyor ancak iki cümleyi bir araya getirecek mecali yoktur. Yarı hastalık yarı sinir bunalımıyla yoğrulmuş müthiş bir nöbet arasında oturmuş ancak bir meczubun kaleminden dökülebilecek bir efsane yazıp Turhan’a göndermiştir: “Ciğerdelen efsanesi”

Turhan, Keşan’a gitmiştir kasabada dolaşıp atalarını anar eski günleri hatırlar ve mezarlığa gider. Turhan’ın dedesi Keşan derebeyiymiş, dedesinin Konağı’nın yerinde bugün bütün bir mahalle vardır ve zamanında çok debdebeli bir konaktır. İçinden “Saltanat sürdüğün Keşan’ında mezarın yok koca dede!” der. Şadırvanın başına döndüğünde geçmişlerinin ruhaniyeti ile yıkanmış bir haldedir. Turhan Canzi’ye günaşırı mektup yazar ancak Canzi’den cevap gelmez. Turhan Canzi’yi kaybettiğine inanamamaktadır. Tüm dikkatini ve enerjisini projelerini çizmeye yöneltir. Demir yolu kavşaklarından buğday silolarına ve ekim enstitülerine kadar her şeyi işler. Rüyalarında Edirne’nin planını tamamladığını görmektedir. Turhan: “Dört aydır bu muammayı düşünmekten henüz otuz altı yaşında saçlarım ak pak oldu. Ben de her soluk alışta Allah diyen cezbeli dervişler gibi hep sevdiğimin hasretiyle oturup kalkarsam çok sürmez. Ölüm muhakkaktır, kurtulmak için kendime yapmadığım telkin kalmadı. Canzi hatırıma geldikçe mezarım gözüme görünüyordu.” Turhan, Canzi’nin hasretine daha fazla dayanamaz İstanbul’a gider ancak Canzi yoktur. Okullar kapanınca birkaç öğretmen arkadaşıyla beraber köy enstitülerinde çalışmaya gitmiştir. Beş hafta sonra döneceğini öğrenir ve Edirne’ye döner. Turhan Canzi’nin hasretinden hastalanır ve yataklara düşer. Akrabaları onunla titizlikle ilgilenmektedir. Turhan, Canzi’ye duyduğu hasretten dolayı iyi değildir. Eylül ortasına doğru hasta haline bakmadan tekrar Canzi’yi görmeye gider ancak Canzi de hastadır. Canzi o kadar bozulmuştur ki Turhan kendi düşkünlüğünden söz etmeye utanır. Canzi Turhan’ı akşam yemeğine alıkoyar fakat ikisinde de geçmişi deşecek kuvvet yoktur, başka konulardan bahsederler. Turhan Canzi’ye kendisinden ayrı yaşamaya dayanamadığını söyleyerek ondan bir şans ister Canzi: “Ben senin eski tanıdığın kadın değilim içim, dışım hasta. Anadolu’ya gideceğim, sadece çocuklarla hayvanlar ve çiçeklerle uğraşacağım, bilmem ki yeni bir dirim görür müyüm!” der. Turhan Canzi’yi bir şekilde ikna eder. Bunun üzerine Canzi “Peki al beni ne yaparsan yap” der. Turhan geceyi Canzi ile geçirir ancak onun eski Canzi olmadığını fark etmiştir. Turhan, Keşan’a döner hastalığı devam etmektedir. Projesi hazır ancak son bölümleri toplama işi kalmıştır. Turhan rüyalar görmeye başlar, doktorlar Turhan’ın hastalığına bir isim bulamazlar. Kerem’in yolunu tamamlamaya tek adımı kalmıştır. Günlerce yemez, içmez sadece uyur ve terler. Uzun süre bu şekilde geçirir, iyileştiğinde tekrar masasının başına geçer ve projelerini tamamlamaya girişir. Tam İstanbul’a dönmeye karar vermişken Canzi’den bir telgraf alır ve ertesi gün Canzi kendisini görmeye gelir. Canzi toparlanmış ve güzelleşmiştir. Turhan’a “Seninle olmak yahut yok olmaktan başka yolum kalmadı zaten bir mesele daha var!” diyerek başını Turhan’ın boynuna gömer ve kulağına birkaç söz fısıldar. Turhan yıldırıma uğramışçasına sarsılır ve heyecanla: “Ne zamana rastlayacak?” diye sorar.

Turhan eski kıskançlık illetinden kurtulmuş ve anlamıştı ki sevdiği kadının gelmişini geçmişini tutturmak, ona sanki Yaradan’ı kendisiymiş gibi tasarruf etmek istemek, bitmez tükenmez azaplarla ödenen büyük bir günahtır. Sevdiği kadının kendisinden önce bir kocaya varmış olmasına karşı direnmek, takdiri bozmaya kalkmak, tanrılara isyan edip meydan okumaya benzemez. Bu Hak Yaradan’ın kendisine ölçtüğü nasibi yargılamak olurdu. Turhan Canzi’ye Haşmet’in kendisine ikide bir saçma haberler yolladığını anlatır, Canzi ise canının acısını Ciğerdelen hikayelerine döker. Turhan Trakya’nın imar planını meydana getirmek amacıyla içine düşmüş oldukları bu zor durumu atlatır ve birlikte iyileşirler.

Kitabımızı bu şekilde özetledikten sonra Turhan ve Cangüzel’i tanımaya geçebiliriz. Roman hikaye içinde hikaye anlatılan geçmiş ve şimdinin iç içe yaşandığı katmanlı bir yapıya sahiptir. Asıl hikaye 1940’lı yıllarda geçer, iç hikayeler ise 16. ve 17. yüzyılda Turhan ve Canzi’nin atalarının hayatını anlatır. Turhan, Türk tarihine ve köklerine bağlıdır. Almanya’da lise okurken bile çeşitli işler yaparak para kazanmış, Türklerin daha önce bulunduğu yerleri ziyaret etmek amacıyla Macaristan’a gitmiştir. Memleketi Keşan’da gezerken “Yürüdükçe toprak altındaki köklerimin tabanıma doğru filiz sağlığını duyuyorum.” sözleri aidiyet duygusunun güçlü olduğunu göstermektedir. Turhan hakiki insanlık kemali noktasında hiçbir zaman garbın üstünlüğüne inanmamış her daim manevi değerleri önemsemiş bir vatanseverdir. Mimar olarak ülkesine döndüğünde doğduğu şehir olan Keşan’ın imar planını yapmak en büyük hayalidir. Turhan’ın dedeleri, Hersek Ahmet Paşa oğullarından Bosna-Serhatli Koca Turhan Bey Varat’ın fethinde büyük başarılar elde etmiş; namıdiğer “Sarı sipahiler” lakabıyla anılan gaza, karakolculuk, memleket idaresi gibi türlü işleri hakkıyla yerine getiren, Ciğerdelen Kalesi’nin müdafaasında önemli rol oynamış ve birçoğu Ciğerdelen’de şehit düşmüşlerdir. Ciğerdelen Kalesi Belgrad yakınlarında bulunan Tuna Nehri kıyısında yer alır. Osmanlı Dönemi’nde stratejik öneme sahip bir sınır (serhat) bölgesidir. Turhan zaman zaman Keşan’a gider, kendi tarihinde yolculuklar yapar ve eski günleri yâd eder, gezerken düşünür, zaman zaman da rüyalarında dedesiyle konuşmaktadır. Turhan’ın geçmişiyle bağı kuvvetli olup, atalarına karşı minnet duygusu yüksektir. Canzi ile Turhan ilk karşılaştıklarında Turhan: “Benim iklimim… Tevekkeli değil… Benim toprağım, benim mayam, benim hamurum! Diyerek göklere çıktığım boş değilmiş.” diye düşünmüştür. Canzi ise: “Siz benim için yeni bir arkadaş gibi değilsiniz, sizi çok uzun zamandan beri tanıyorum sanki, hiç yadırgamıyorum.” Bu cümleleri birbirlerinin akrabası olduklarını fark etmeleriyle daha da yoğunlaşan aralarındaki bağı göstermektedir. Turhan Canzi’yle tanıştığı zaman, Canzi boşanmak üzere olan bir kadındır. Turhan Canzi’nin Haşmet’le olan evliliği ile ilgili birçok şeyi merak etmekte bu sebeple bu konuda Haşmet’le tesadüfler hazırlayarak ondan nasıl evlendiklerine ve niçin boşandıklarına dair laflar almaya çalışmaktadır. Bu da Turhan’ın geçmişle uğraşmaya meraklı olabileceğini göstermektedir. Canzi’nin İngiliz dostlarıyla muhabbet ettiğinde eski kocasının onu kıskandığını söylemesi üzerine Turhan’ın “Bu noktada Haşmet’le beraberim.” demesi her ne kadar Canzi’ye belli etmek istemese de içten içe kıskançlıklar yaşadığını göstermektedir. Turhan; zaman zaman Canzi’nin Haşmet’ten ayrıldığı için pişman olup olmadığını, kendisine aldırış etmediğini, soğuk durduğunu düşünmekte ve kaybetme korkusu ile kafasında bazı şeyler kurarak şüpheci olabilmektedir. Bazen Canzi’ye karşı kaba davranabilmektedir. Turhan, Canzi’nin arkadaşıyla Haşmet hakkında konuştuğuna şahit olur ve kontrolünü kaybedip bağırarak kendisinden gizli ne konuştuğunu sorar. Haşmet’i şikayet ettiğini öğrenince ise: “Ayrıldın gitti daha ne şikayetin olabilir?” diye bağırması da Turhan’ın Canzi’ye karşı sert tutumunu yansıtmaktadır.

Cangüzel ismi Canzi’nin asıl adıdır ve onun mizacını yansıtmaktadır. İsmi gibi hayat dolu ve güzel bir kadındır. Ortadan uzun boylu, dansöz vücutlu, ince beyaz yüzlü, kumral saçlı, ecnebi tipinde modern Türk kadınının mükemmel bir örneğidir. Canzi güzel olduğu kadar da kültürlü, nazik, zarif, manevi değerlerine bağlı aynı zamanda moderndir. Atatürk’e karşı derin bir bağlılığı ve saygısı vardır. Ayrıca Canzi aşka önem veren, hassas bir kalbe sahip, ince ruhlu bir kadındır. Zaten Haşmet’ten ayrılmasında da ayakları üzerinde durabilen, yeri geldiğinde hakkını savunabilen, güçlü bir kadın olması büyük rol oynamıştır. Haşmet kaba, sadece maddeye önem veren derinliği olmayan bir adamken Canzi nahif ve manaya önem veren bir kadındır. Canzi öğretmenlik mesleğinin yanı sıra tanbur çalan, dans eden, hikayeler yazan, sanatçı bir kişiliğe sahiptir. Turhan’ın onu daha iyi anlaması ve içindeki kıskançlık duygusunun aşklarına ve masumiyetlerine zarar verdiğini fark etmesi sebebiyle Sarı Sipahiler ve Yedi Peçeli hikayelerini yazmış ve okuması için Turhan’a vermiştir. Turhan bu acıklı ve yüce geçmişi okumuş ve çok etkilenmiştir. Canzi milletinin tarihini diriltmek ve sevgilerinin geçirdiği tehlikeyi işaret etmek için aşkın hayatta en büyük nimet olduğunu anlatarak Turhan’ı gafletten uyandırmaya çalışmış ancak Turhan Yedi Peçeli hikayesini okuduktan sonra imzasız bir mektup almış ve bu mektupta yazan Canzi’nin bir İngiliz gazeteci ile evlenmek üzere olduğu haberine inanmıştır. İmzasız gelen bir mektubun asılsız olabileceğini düşünememiş, öfkeyle Canzi’nin yanına gelerek onun bir şey söylemesine dahi fırsat vermeden onu suçlamış, hırpalamış ve ona hoyratça davranarak Canzi’yi kırmıştır. Bu yaptığından sonra onu avutmak aklına bile gelmemiş, aklınca Canzi’yi cezalandırmıştır. Bu olaydan sonra Canzi’ye nereye gittiğini söylemeden birkaç hafta ortadan kaybolmuş, onu terk etmiştir. Bu olayda Canzi’nin “Erkeklerimizin ruhundaki pederşahi hakimiyet hırsı ve kıskançlık” sözüyle anlatmak istediği şeyi Turhan davranışlarıyla göstermiştir. Canzi bu olaydan çok kötü etkilenmiş, Turhan döndükten sonra onu evine kabul etmemiş ve mektuplarını cevapsız bırakmıştır. Turhan’ın bu kaba davranışları karşısında Canzi’nin bu şekilde tepki vermesi doğaldır. Turhan Canzi’yi ebediyen kaybettiği düşüncesiyle deliye dönmüş ve kendisinden beklenmedik davranışlar sergilemeye başlamıştır. Turhan ne olursa olsun kendini Canzi’ye affettirmek için çok uğraşmış ancak nafile Canzi çok kırılmıştır. Canzi o kadar üzgündür ki hastalıktan yataklara düşmüştür, Turhan’a onu unutmak istediğini söylemiş ve bu hastalık anında Ciğerdelen efsanesini yazmıştır.

Canzi’nin yazdığı bu hikaye Turhan’ı geçmişe götürerek içsel bir sorgulama hali yaşamasına ve atalarının mezarlarını ziyaret etmek suretiyle onların ruhaniyetiyle arınmasına vesile olmuştur. Turhan Canzi’nin yazdığı hikayeler sayesinde yaptığı kıskançlıkların, Canzi’ye olan kırıcı davranışlarının farkına varır ve kendini sorgulamaya başlar. Turhan özünde zaten içedönük, sürekli bir şeyleri düşünen ve sorgulayan biridir. Bu hikayelerde Turhan’ın kendi özüne dönmesine yardımcı olmuştur. Yine bu hikayelerde yer alan atalarının şanlı geçmişini okumak, Almanya’dan döndüğünde hayalini kurduğu milleti adına bir şeyler yapmak fikrini hayata geçirmesinde ona destek olmuş, ana vatanı olan Edirne’nin imar planını tamamlamak için var gücüyle çalışmıştır. Turhan Edirne’nin imar planını hazırlarken her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünmüştür. Bu da onun detaycı, ayrıntılara önem veren, yaptığı işi derinlemesine yapan, mükemmeliyetçi bir yapıda olduğunu göstermektedir. Turhan Canzi’ye yaptıklarından sonra daima huzursuz olmuş, vicdanı asla susmamış, içinde kurduğu mahkemede sürekli kendini yargılamış, hesaba çekmiş, düşünmekten ve üzüntüden hasta olup yataklara düşmüştür. Canzi’nin hasretine dayanamayacak boyuta gelerek aşkından ölmek üzeredir. “Dört aydır bu muammayı düşünmekten henüz 36 yaşında saçlarım ak pak oldu.” Turhan’ın Kerem’in yolunu tamamlamasına tek adımı kalmıştır. “Hiçbir Garplı Kerem’in ardından gidemezdi, ben Türk olduğum için gidebildim.” Aşk, aile ve geçmiş onu derinden etkilemiştir. Aslında Turhan aşk acısını sevmektedir. Roman boyunca Kerem ile Aslı hikayesini okuması bu durumla alakalı ipucu vermektedir. “Transformatörüm işlediği müddetçe yemedim, içmedim. Terledim, Uyukladım, uyukladım, terledim. Kundak çocukları gibi bir fincan sütten besi alarak yaşıyordum.” Turhan tasavvufta “çile” olarak adlandırılan az yemek, az içmek az uyumak suretiyle dünyadan soyutlanıp iç dünyasına yönelir; sürekli duygu ve düşüncelerini analiz etmektedir, güçlü ve ne istediğini bilen bir yapıya sahip olduğundan bu durumu atlatmış, bambaşka biri olarak ayağa kalkmıştır. “Eski kıskançlık illetimden de kurtulmuş, anlamıştım ki sevdiğim kadının gelmişini geçmişini tutturmak, rüyalarına varıncaya kadar inhisara almak, ona sanki Yaradan’ı benmişim gibi tasarruf etmek istemek, bitmez tükenmez azaplarla ödenen büyük bir günahtır. Sevdiğim kadının benden evvel kocaya varmış olmasına karşı direnmek, takdiri bozmaya kalkmak, tanrılara isyan edip meydan okumaya benzemez. Bu hak Yaradan’ımın bana ölçtüğü nasibi yadırgamak olurdu.” sözleri Turhan’ın mizacının negatif yönlerinin farkına vardığını ve ruhen tekamül ettiğini göstermektedir. Cangüzel iyileşmiş ve güzelleşmiştir, bir şekilde Turhan’ın yanına gelir ve ona hamile olduğunu ve artık onunla olmaktan başka yolu olmadığını söylemektedir. Turhan hatalarını fark edip dönüştüğünde Canzi de iyileşmiş, güzelleşmiş ve Turhan’a geri dönmüştür. Turhan ve Canzi aslında bir ve aynı kişidir. Turhan içedönük, sürekli sorgulayan, bundan dolayı zaman zaman kaygılı, endişeli, takıntılı olabilen detaycı biridir. Vicdanlı ama bir o kadar da melankoliye yatkındır. Geçmişine, köklerine bağlı, manevi değerlerine önem veren, aynı zamanda idealist biridir. Aşk acısını sevmektedir, zaman zaman kaybetme korkusuyla kıskançlık krizleri geçirmekte bu sebeple katı, anlayışsız olabilmekte ve karşısındakini dinlemeden hüküm verebilmektedir. Turhan’ın aksine Canzi dışa dönük, arkadaş çevresi olan, sosyal, belli bir popülaritesi olan gerek dış görünüşü ile gerek hal ve hareketleri ile dikkatleri üzerinde toplayan güzel bir kadındır. Bunların yanı sıra okumuş, kültürlü aynı zamanda moderndir. Nazik, zarif, iç dünyasında hassas ve kırılgandır. Maneviyata yatkın, ruhaniyeti yüksek biridir. Cangüzel’de öne çıkan özellikler adında olduğu gibi, güzellik, zarafet, duygusallık, duyarlılıktır. Turhan’da sovdavi (toprak) mizacının Cangüzel’de ise demevi (hava) mizacının özellikleri yoğun olarak görülmektedir. Toprak ve hava mizaçları birbirlerinin zıddıdır. Ancak zıt olan şeyler birdir. Zıtların birliği ilk defa Antik Yunan filozofu Heraklitos tarafından ortaya konmuştur. Heraklitos milattan önce altıncı yüzyılda evrendeki her şeyin sürekli değişim içinde olduğunu ve karşıtların aslında birbirini tamamladığını savunur. Ona göre gece ve gündüz, sıcak ve soğuk, yaşam ve ölüm gibi birbirine zıt görünen şeyler aslında birbirine bağlıdır. Biri olmadan diğeri var olamaz bu düşünce “zıtların birliği” olarak bilinir. Heraklitos “Savaş her şeyin babasıdır.” sözüyle aslında zıtlıkların çatışmasını kastetmektedir. Zıtlıklar birbirine dönüşür, yaşam ölüme gider, bir yol hem yukarı hem aşağıdır, mutluluk da üzüntü olmadan tam anlamıyla hissedilemez, başarı başarısızlıkla anlam kazanır. Daha sonra bu fikir Hegel tarafından geliştirilmiş ve modern felsefede önemli bir yer edinmiştir. Hegel zıtların birliğini diyalektik yöntem ile açıklar. Diyalektik yönteme göre düşünce ve varlık tez, anti tez ve sentez döngüsü ile ilerler. Bir kavram veya durum (tez) kendi zıddını (antitez) doğurur ve bu çatışma daha yüksek bir bütünleşme (sentez) ile çözülür.

Zıt mizaçlar denge kurmada avantajlıdır, birbirlerinin eksiğini kapatabilir, birbirlerine farklı bakış açıları sunabilirler. Ama anlaşmaları zor, çatışmaları çok olur. Fakat üstesinden gelebilirlerse çok güçlü bir denge kurabilirler ancak asıl denge insanın kendi içindeki zıtlıkları yönetebilmesidir. Burada da gerek Turhan olsun gerek Cangüzel olsun yaşadıkları içsel çatışmalarla, kendi kendileriyle savaşarak ruhsal olarak belirli bir olgunluğa erişmek suretiyle dengeye gelmiş orta katta buluşmuşlardır. “Biz sanatkarlar, hayat denilen yapının orta katından ayrıldık, yedi kat göklere çıktık. Fakat cennetin bayıltıcı nur kaynaşmasında erimedik. Yedi kat yerin dibine geçtik, kanlı çekiler baskısında çürümedik. Katıksız öz mayamız varmış. Geri döndük, temelli yurdumuza, orta kata yerleşmeye geliyoruz. Bizden, uzak diyarlar kokusunu alan orta katlılar yadırgar gibi duruyorlar. ‘Bu gezginler katımızdan ne anlar?’ yollu şüpheye düşüyorlar. Halbuki orta katı en iyi anlayanlar, oradan hiç ayrılmamış olanlar değil; altında, üstünde ne bulunduğunu gönülleriyle deneyip yaşamış olanlardır.” sözleri Turhan ve Canzi’nin tekamülünü gözler önüne sermektedir. Tasavvufta ilk ders kırmamak, son ders ise kırılmamaktır. Turhan kırmamayı, Canzi ise kırılmamayı öğrenmiştir.

Safiye Erol’un hem düşünce dünyasında hem de özel hayatında önemli etkiye sahip iki insan vardır. Birisi Keşanlı İkbal Hanım yani annesi, diğeri ise Kenan Rıfai Büyükaksoy’dur (1876-1950). Safiye Erol’un ilk dini eğitimini aldığı ve sorduğu her türlü soruya cevap bulabildiği kişi annesidir. Safiye Erol’un annesi, kızının küçüklüğünden beri kendi inançlarını unutmaması adına her daim ona eğitim vermeye hazırdı nitekim Safiye Erol da bu durumun farkında olup her ne kadar Batı ülkelerine gitse de kendi köklerinden asla vazgeçmeyeceğini vurgulamıştır. Dolayısıyla hem kendi kimliğini hem ahlaki değerlerini oluştururken annesinin gözle görülür derecede büyük etkisi vardır. 1947’de Samiha Ayverdi ile daha sonra da onun vasıtasıyla Kenan Rıfai ile tanışır. Kenan Rıfai, yirminci yüzyılın ilk yarısında yaşayan İslam alimleri arasında önemli yeri olan bir mutasavvıftır. Bu tanışma Safiye Erol’un hayatında yeni bir dönemin başlamasına, cevaplarını bulamadığı tüm sorulara yanıt bulmasına vesile olmuştur. Safiye Erol, Samiha Ayverdi, Nezihe Araz, Sofi Huri bir araya gelerek 1951 yılında, Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık isimli bir eser yazmışlardır. Safiye Erol, eserin başında “Hakk’a göçmüş olan hocam, hayatın gözle görülen ve görülmeyen yollarında rehberim Kenan Rıfai’nin maneviyatı huzurunda durarak şu yazıma başlamadan önce onu selamlıyorum.” diyerek başlar.

Safiye Erol, manevi rehberi olan Mutasavvıf Kenan Rıfai ile tanıştığında birçok sorusuna cevap bularak ruhsal bir sükunete kavuşmuştur. Yazar, bunu bize Yedi Peçeli hikayesinde yer alan Zühre karakterinin beşeri aşktan ilahi aşka doğru yol alışı, tekamül ederek şifacı bir kadına dönüşümüyle yine aynı şekilde Turhan ve Cangüzel karakterlerinin mizaçlarını dengelemesi ile göstermektedir.

Safiye Erol Batı medeniyetini iyi tanıyan, felsefi bir bakış açısına sahip, modern bir yazar olmasının yanı sıra vatanına, milletine, kültürüne, geleneğine bağlıdır. Safiye Erol, Doğu’yu da Batı’yı da iyi bilen bu ikisini dengede tutmaya çalışan bir yazardır.

Safiye Erol ile Turhan karakteri arasında birtakım benzerlikler vardır. Safiye Erol da Turhan da Almanya’da eğitim görüp Batı’yı iyi tanımış ve köklerine bağlılığından dolayı vatanına milletine faydalı olmak amacıyla yurduna geri dönmüştür.

Safiye Erol ile Cangüzel karakteri arasında da birtakım benzerlikler vardır. Cangüzel maneviyata yatkın ruhuyla sanatçı kişiliği ile kaleme aldığı hikayeler yoluyla sevdiği adamın dönüşmesine, aşırılıklarının farkına varmasına vesile olmuştur. Safiye Erol da ülkesine hizmet etmenin bir yolu olarak milletini içinde bulundukları gafletten uyandırmak amacıyla çeşitli eserler bırakmış ancak kitapları yazıldığı dönemden kırk yıl sonra bile anlaşılamamıştır.

Safiye Erol gerek Turhan ve Cangüzel karakterlerinde gerek Sinan ve Zühre karakterlerinde iki zıt mizacın çatışarak itidale ulaşmasını hedeflemiş gözükmektedir. Bu zıtlıklar bazen kişinin kendi içinde bazen de iki zıt mizacın yaşadığı çatışmalar şeklinde olabilir. Önemli olan kişinin kendi içinde yaşadığı zıtlıkları yönetebilmesi ve Aristoteles’in “altın orta” yazarımızın ise “orta kat” olarak adlandırdığı yere ulaşabilmesidir.

Kategoriye Ait Diğer Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir