Huzur – Ahmet Hamdi Tanpınar
Başka Bir Tepeden
Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça gönül tahtıma keyfince kurul,
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.
Nice revnaklı şehirler görülür dünyada
Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
Yaşamıştır derim en hoş ve uzun rüyada
Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.
Yahya Kemal BEYATLI
Roman İkinci Dünya Savaşı’nın başlama haberi alınmadan önceki bir günlük süreyi anlatmaktadır. Mümtaz, o bir günlük sürede bir yıl öncesindeki yaşadıklarını anımsar. Mümtaz amcasının oğlu İhsan’ın hastalığı sebebiyle onun hususi işleriyle ilgilenmektedir. İhsan’a doktor aramaya giderken geçtiği yerler onu geçmişe götürür. Mümtaz’ın babası, S…’nin işgal gecesi bir Rum tarafından öldürülmüştü. Şehrin düşeceğine yakındı. Birçok aile şehri daha evvelden terk etmişti. Mümtaz ve annesi babasının ölümünden sonra uzaktan bir akrabalarının olduğu A…’ya gelmişti ancak Mümtaz kısa süre sonra da annesini kaybetmişti. Mümtaz İstanbul’a gönderilmek için vapura bindirildiği günü asla unutmamıştı. O gün onu hısım akraba hep birden eski bir cami avlusundaki küçük bir mezarlığa götürüp orada henüz düzeltilmiş bir toprak yığınını göstererek annen burada yatıyor demişlerdi fakat Mümtaz bu mezarı bir türlü benimsememişti. O zihninde annesini babasının yanına gömdü zaten aradaki zaman farkı çok azdı belki de bütün ömrünce ikisini beraber görmeye alıştığı için ayrı ayrı yerlerde yattıklarını düşünmek ona ağır gelmişti. Kimsesiz kalan Mümtaz İstanbul’a amcasının oğlu İhsan’ın yanına gönderildi. Babası evde kardeşinin oğlundan çok bahsetmişti. “İhsan’a bayılıyorum, inşallah Mümtaz da büyüyünce ona benzer bizim ailede en akıllı adam İhsan’dır.” demişti. İhsan Mümtaz’dan 23 yaş büyüktür. Mümtaz İhsan’ı ilk gördüğünde, vapura kendisini karşılamaya geldiği zaman, anlatılandan daha güzel biri olduğunu anlamıştı. Mümtaz’ın ilk okumaları İhsan sayesinde olmuştu. İlk eğitimini de ondan almıştı. İhsan Mümtaz’ın gittiği okulda tarih dersleri vermektedir. Bir sene sonra İhsan Macide ile evlenir. Macide etrafındaki her şeye kendi içindeki saadet duygusunu geçiren insanlardandı. Güzelliği, iyi ahlakı, sakin tabiatı ile onun gelişi evdeki hayatı değiştirmişti. İhsan büyük bir Türk tarihi yazmak istiyor Mümtaz da ona yardım ediyordu. Bir taraftan İhsan’ın açtığı yoldan yürürken öbür taraftan kendi istidadı onu şiire ve sanata sürüklüyordu. İhsan Mümtaz’ı sık sık arkadaş meclislerine de götürmüştü. Toplantılarda Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaşanan, Batı’nın aydınlanmasına Doğu’nun geri kalmasına çareler ararlar. Huzurun kişinin kendi içinde başlaması ve daha sonra kişinin toplumsal sorunları çözebilecek bilince erişmesi, bu toplantının ana konularındandır. Mümtaz İhsan’ın evinden ayrılıp Emirgan’da yaşamaya başlar. Mümtaz üniversitede asistandır ve Şeyh Galip’le alakalı bir kitap hazırlamaktadır. Mümtaz, Nuran’la bir yıl önce ada vapurunda tanışmıştı. Bir haftadan beri yaygın olan hastalıktan dolayı Nuran, kızı Fatma’yı Ada’daki teyzesine bırakmaya karar vermişti. Nuran’ın kocasından ayrıldığından beri garip, kendi içine çekilmiş bir hali vardı. Fahir, çocuğunun babası, evlendiklerinden yedi sene sonra Romanyalı bir kadın yüzünden, iki sene evini barkını bırakmış ve bir gün artık beraber yaşayamayacaklarını ve ayrılmaları gerektiğini söylemişti. Gerçekte bu, başından beri mesut olmayan bir evlilikti. Fahir sinirli ve bezgin, Nuran ise sadece sabırlı idi. Fahir, çocuğunu çok sevmesine rağmen ev Fahir’i daima sıkmış; karısının sessiz, yumuşak ve kendi âlemine gömülmüş hayatını daima yadırgamıştı. Fahir’e göre Nuran ruhen tembeldi. Mümtaz, Nuran’ı görür görmez beğenmiş ve onunla konuştuğunda “İstanbulludur, kesin!” diye düşünmüştü. Mümtaz için kadın güzelliğinin iki büyük şartı vardı biri İstanbullu olmak, öbürü de Boğaz’da yetişmek. Üçüncüsü ise Nuran’a benzemekti. Özentisiz, telaşsız, berrak bir nehir gibi hayatın ortasında hep kendisi olarak sakin akmaktı. Mümtaz; Nuran’la tekrar karşılaşmak için iskelede beklemeye başlar, ertesi gün sanki söz vermiş gibi birbirlerini iskelede bulurlar, kırk yıllık ahbaplar gibi vapura biner ve yine alt salona otururlar. Mümtaz Nuran’ın dünkü kadar neşeli olmadığını, dalgın hatta mahsun olduğunu görür. Dün vapurdan inerken eski eşi Fahir ve sevgilisi Emma ile karşılaşmışlardı ve Mümtaz bu olaya şahit olmuştu. Mümtaz “Fahir Bey’le karşılaşmanızı gördüm.” der. Nuran bir şey söylemeden ona bakar. Mümtaz bu bakış altında genç kadının hayatına ait çok hususi bir şey görmüş olmaktan dolayı üzülmüştür. Konuşmalarının devamında birbirleriyle uzaktan akraba olduklarını fark ederler. Mümtaz İhsan’ın çok sevdiği Mahur Beste’nin Nuran’ın dedesine ait olduğunu öğrenir. Mümtaz Nuran’a “Bir gün Mahur Beste’yi söyler misiniz? Sesinizin güzel olduğunu biliyorum.” der. Nuran “Olur.” der. Bu zarif ve güzel kadında, güneşin öz bahçesiymiş gibi baştanbaşa aydınlık ve füsun olan bir taraf vardı. Bu zamana kadar tanımadığı, kendisini eksik sandığı taraf onun varlığı ile dolup boşalmaya hazırlanıyordu. Mümtaz tabiatındaki mahcupluğu gizlemek telaşıyla zorla cesur ve kayıtsız olmaya çalışıyordu. Vapurdan indikten sonra Mümtaz Nuran’ı evine bırakır. Tam ayrılmak üzereyken Nuran sorar: “Yalnız eski musiki mi seversiniz?” Mümtaz “Hayır, hepsini tabii anlayabildiğim kadar. Siz de seviyorsunuz galiba!” der. Nuran: “Bana bakmayın, bizde eski musiki aile yadigârıdır, baba tarafından Mevlevi; anne tarafından Bektaşi’yiz. Eskiden evimizde küçükken her akşam fasıllar yapılır büyük eğlenceler olurdu.” der. Sokağın başında vedalaşırlar Nuran, Mümtaz’la görünmek istemez. “Beni onunla görenler, kim bilir ne derler? Benden küçük olduğu o kadar belli ki… Onun için Fahir’den ayrıldığımı zannedecekler.” diye düşünmektedir. Birkaç gün sonra, ortak bir tanıdıkları olan İclal ile iskeledeyken Mümtaz’la karşılaşırlar. Mümtaz onlara kayıkla İstanbul’u gezdirir. Anadolu Hisarı’nı, Kanlıca’yı gezerler; dönüşte Emirgan’a çıkarlar. O günden sonra Mümtaz, Nuran’a tekrar görüşmek istediğini dile getirir fakat Nuran, Mümtaz’a müsait olduğu zaman kendisine telefon edip geleceğini söyler. Nuran, kendisini Mümtaz’a layık görmemektedir. Nihayetinde kendisi çocuklu dul bir kadındı, Mümtaz ise ona göre çok gençti. Nuran kendi içinde üç gün boyunca bu konuşmaları dinledi, üçüncü günün akşamı nihayet: “Kimseye hesap vermeye mecbur değilim!” diyerek Mümtaz’a telefon edip, yanına gider. O gün Mümtaz için hiç tanımadığı lezzetlerin günü olmuştur, hayatında ilk defa bir kadın bütün mahremiyetini ona açıyordu. Mümtaz sonraları sevgilisine bakarken hep bugünü düşünür ve hangi kaderin kendilerini birleştirdiğini uzun uzun sorardı. Nuran; sadece güzel olup seven ve sevilmekten hoşlanan bir kadın değildi, her şeyden evvel iyi arkadaştı, musikiden iyi anlıyordu. Sanki güneş parçalarıyla dolu, berrak, davudiye yakın bir sesi vardı. Fakat bunların üstünde asıl Mümtaz’ı çıldırtan şey o garip utangaçlığı, hiçbir günahın ve hazzın gideremediği ruh bekaretiydi. Mümtaz onda bu ürkekliğin, bu safiyetin kaybolmaması için hiçbir dikkati esirgemiyordu. Bununla beraber hiç de mahcup ve hayat karşısında korkak değildi. Daha ikinci gelişinde genç adamın bütün çalışmalarını öğrenmişti. Mümtaz hayatının her meselesini onunla münakaşa etmekten hoşlanırdı. Bir gün Nuran, Mümtaz’ı evlerine çağırır ve onu ailesiyle tanıştırır. Nuran’ın evine kabul edilmek saadeti Mümtaz için zevklerin en büyüğüydü. Ne yazık ki Fatma’nın huysuzlukları bu saadeti zehirlemişti. Fatma’da babasının kendilerini bıraktığı günden beri insanlara karşı bir emniyetsizlik ve kendine ait her şeyi kaybetme korkusu oluşmuştu. Hakikatte Nuran’ın aşkı mümtaz için bir nevi dindi. Mümtaz bu dinin tek âbidiydi. Nuran Emirgan’a gelmediği günlerde iskelede yahut Kanlıca’da buluşuyorlar, kayıkla boğazda geziyorlar, plajlara gidiyor bazen de Çamlıca’ya kadar ulaşıyorlardı. Sevdikleri yerlere ayrı ayrı adlar takıyorlardı, küçük Çamlıca’daki kahve onlar için derûn-i dil idi. Çünkü Mümtaz orada Nuran’dan “Çıkmaz derun-i dilden efendim muhabbetin” diye başlayan parçayı dinlemişti. Bir başka gece Çengelköy’den Kandilli’ye dönerken Kuleli’nin önündeki ağaçların suda yaptığı o çok değişik gölgeye “Nühüft Beste” adını verdiler. Boğaz’ın seçtikleri her yerine bir ad veriyorlar, hayallerinde İstanbul manzaralarıyla eski musikimiz birleşiyor, sesten hayalden bir harita gittikçe büyüyordu. Mümtaz da asrımızın büyük romancılarından biri gibiydi, bir kadına dayandığı zaman yaşadığını duymaya başlamıştı. O vakte kadar epeyce şey okumuş, az çok düşünmüştü fakat şimdi onların hayatına daha kudretle geçtiğini Nuran’a olan sevgisiyle canlı hayata çıktıklarını anlıyordu. Mümtaz’a göre İstanbul peyzajı, bütün medeniyetimiz, kirimiz, pasımız, güzel taraflarımız hepsi musikideydi. Nuran’a göre Mümtaz yaşına rağmen büyük ve kuvvetliydi. Herkesten değişik her şeye meydan okuyan bir hali vardı. Hayat karşısında bir düşüncenin adamı olmak kudretini gösterebiliyordu. Genç kadının Mümtaz’a olan sevgisinde annelik hissi, aşk, hayranlık ve biraz da minnet vardı. Nuran ise hayat karşısında zayıftı, bu zaaf yüzünden bir gün Mümtaz’ı kaybedebilirdi. Çünkü kendisini tanıyordu; o bir düşünceye, bir fikre, bir aşka kendisini tam veremiyordu. Annesinin bir çatık yüzü, Fatma’nın dargın halleri ona her şeyi unutturuyordu. Emma, Fahir’den ayrılmış İsveçli bir zenginle Paris’e gitmişti. Fahir, Nuran’a dönmek istiyordu. Fakat bununla da kalmamıştı, eski üniversiteden arkadaşı Suat da Nuran’a bir mektup göndererek hasta olduğunu ve yalnız kendisini onun iyi edebileceğini söylemişti. Nuran’ın üzerine yüklüyordu herkes her şeyi. Nuran, Suat’ın vaktiyle kendisini sevdiğini biliyordu fakat Fahir’i ona tercih etmesiyle aralarında her şeyin kapandığını sanıyordu. Üstelik Suat, Mümtaz’ın akrabasıydı. Suat; Mümtaz ve Nuran’ın birbirlerini sevdiklerini ve evleneceklerini bildiği halde ona aşktan bahsediyor, çağırıyor, gel diyordu. Suat, Nuran Fahir’le evlendikten sonra evlenmiş ve uzaklara gitmişti. Mümtaz bu aşkın depreşmesini Suat’ın hastalığına bağlıyor ve Nuran’a “Bana güven, her şey düzelecek.” diyordu. Fakat Nuran “Hiçbir şey düzelmez Mümtaz. Bizim hayatımız böyle gidecek sen kendini kurtar.” diyordu. Nuran bir tür çıkmaza girmişti. Mümtaz için bugün dünden ağır tecrübeydi. Sevdiği kadını rahat bırakmayacaklardı, bunu biliyordu. İnsanlara açık bir tarafı vardı, onun için hızlıca evlenmeliydiler fakat kendisine de güvenmiyordu. Hayatta kendisi için tek bir adım atamayacak kadar zayıftı, bunu böylelikle öğrenmişti. İnsanoğlu güzel şeye düşmandı. Nasıl bilmeden kendi saadetini, başkasının saadetini yıkmak isterdi insanoğlu? Huzuru iyiliğin düşmanıydı. Kendi kendisinin düşmanıydı.
Bir gün İhsan evinde bir davet verir, bu davete katılanlar arasında Suat da vardır. Suat ölüm gibi konuları açarak konuşmalarıyla insanların huzurunu kaçırır ve davetten ayrılır. Nuran, bu zor günlerinde yalnız Mümtaz’ın sükûnetine güvenebilirdi halbuki Mümtaz bu güvene cevap verecek ruh haletinden çok uzaktı. Bütün bu işlere soğukkanlılıkla ve sevdiği kadına itimatla bakacağı yerde ondan şüpheleniyor, onu kendisini unutmakla itham ediyor, üst üste yazdığı mektuplarda şikayetlerde bulunuyordu. Bu durumlar yetmezmiş gibi genç kadının hayatına başka engeller girmişti. Nuran Beyoğlu’na taşınmakla eski mektep arkadaşlarının da yaşadığı oldukça kalabalık bir aile muhitine, Fahir’in hısım ve akrabalarının arasına düşmüştü. Hemen hiç kimse onun vaziyetini anlamıyor, herkes bilerek veya bilmeyerek eski yaşayışının devamını istiyor ve genç kadın, bu durumu değiştirmeye cesaret edemediği için hiç olmazsa evlenene kadar bütün bu dostlukları kabule mecbur oluyor, davetler ve toplantılar birbirini kovalıyordu. Öyle ki Mümtaz’a ayırdığı saatlerin çoğunu artık başkalarına ayırıyordu. Genç kadın, bu davetlerde düşüncesinin Mümtaz’dan uzaklaştığını hissediyordu. Nuran için Mümtaz’ı ve Fatma’yı düşünmemek, son altı yedi ay içinde hayatını istila eden bir yığın düşünceden kurtulmaktı. Mümtaz’ın günleri iki oda ile bir holün arasında tek başına beklemekle geçiyordu. Nuran bir gün önce geleceğim dediği halde gelmemişti. Mümtaz; Nuran’ın arkadaşlarıyla birlikte İstanbul’un kalabalık bir gazinosunda oldukları haberini alır, içlerinde Suat da vardır. Mümtaz ümitsizlikle hiddetlenir ve genç kadının her sözünde her jestinde bir ihanet delili aramaya, kıskançlık duymaya başlar çünkü durum aylardır böyledir. Mümtaz kafasında türlü düşüncelerle kendini dışarı atar hatta meyhaneye bile gider ancak içindeki duyguları bastıramaz. Eve döndüğünde karşısında Nuran’ı görür. Nuran olanları Mümtaz’a açıklar ancak evin bir anahtarını kaybettiğini ve bu anahtarı Suat’ın almış olabileceğini söyler. Bunun üzerine Nuran ve Mümtaz bir aksilik olmadan hemen bir an önce evlenme kararı alırlar. İhsan ile görüşerek nikah işlemlerini hızlandırmaya çalışsalar da ancak bir hafta sonrası için nikah günü alabilirler. Nuran daha fazla beklemek istemez ve Mümtaz’la tuttukları eve taşınır, birlikte yaşamaya başlayan çift gezmeye çıktıkları bir akşam eve döndüklerinde evin ışıklarının açık olduğunu fark ederler. Mümtaz açık unutmuş olabileceğini söyleyerek Nuran’ı rahatlatmak ister ancak eve girdiklerinde Suat’ın cansız bedenini odada asılı bulurlar. Suat, Nuran ve Mümtaz’a kötülük olsun diye kendisine bunu yapmıştır. Mümtaz fenalaşan Nuran’ı İhsan’ın evine götürür. İhsan sayesinde olay gazetelere Mümtaz ve Nuran’ın adı geçmeden yansır. Olayın şokunu atlatmak isteyen Nuran Bursa’ya gider ve Mümtaz’a artık aralarında bir ölü olduğunu asla mutlu olamayacaklarını anlatan bir mektup yazar. Mümtaz Nuran’ı fikrinden caydırmak için Bursa’ya gider ve orada Fahir’le karşılaşırlar. Mümtaz, Nuran’ı ikna edemez ve ilişkileri son bulur. Böyle hiç ummadıkları şekilde birbirinden ayrılırlar. Mümtaz ve Nuran’ın ayrılıklarının üzerinden bir süre geçmiştir. Mümtaz, “Ben müdafaasız adamım!” birdenbire söylediği bu söze kendisi de şaşırır. Hakikaten müdafaasız adamdı. İnsanlar ona kendilerini ve arzularını zorla kabul ettirirlerdi. Müdafaasız adamın her şeyini alabilirlerdi bunu biliyordu. Ve “Sade bu kadar mı ya?” düşüncesi hep Nuran’ın etrafında dolaşıyordu.
Birkaç gündür İhsan zatürreye yakalanmış, ölümle burun buruna gelmiştir. Mümtaz, İhsan için doktor aramaya çıkmıştır fakat doktor evde değildir. Çaresiz Beyazıt’a çıkacak hükümet doktorunu çağıracaktı, evden uzaklaştığından beri vehimleri artmıştı. Her an biraz daha gecikirse felaketin kaçınılmaz hâle geleceğinden korkuyordu. Nihayet gideceği yere varır ancak doktor yerinde yoktur. Biraz evvel çok ağır bir doğum için çağrılmıştır. Memur Çengelköy’de başka bir doktoru tarif eder. Çengelköy… Mümtaz kendisini bu son günlerin endişesinden uzak Çengelköy’de veya boğazın herhangi bir köşesinde görmeyi ne kadar isterdi. Bu sefer kapıyı temiz giyinmiş bir İstanbul çocuğu açar, doktoru sorunca yukarıya çıkmasını söyler, Mümtaz doktorun yüzüne bakmadan evvel çalınan parçayı tanımıştı. Viyolon konçerto sonuna yaklaşıyordu. Suat ölmeden evvel bu konçertoyu dinlemişti hatta daha evvel bütün bir gün üst üste onu dinlemişti, mektubunda böyle yazıyordu. Kaç gece onu evinde, o son gecede bu parçayı dinlerken tahayyül etmişti acaba? Bu konçertonun da onun ölümünde bir hissesi var mıydı? Mümtaz doktora lütfen gidelim diye yalvardı. Mümtaz eve dönerken hâlâ Nuran’la yaşadıklarını düşünmektedir. “Mademki Fahir bana dönüyor, mademki hastayım, sana muhtacım, çocuğunun babasıyım, beni reddetmemelisin, diyor; ben de dönmeye mecburum, mesut olmayacağım biliyorum fakat huzur için buna mecburum…” demişti. Bütün bunları söylerken ne kadar muzdarip yüzü vardı. Onunla son görüştükleri günü düşündü. Boğaz’dan İstanbul’a beraber inmişlerdi, köprüye kadar genç kadına son kararı üstüne tek bir kelime söylememiş fakat tam köprüde tekrar yalvarmıştı ancak Nuran “Beklemeyin beni çünkü gelmeyeceğim, bundan sonra size yalnız dostluğumu verebilirim.” demişti. Mümtaz da bu dostluğu istememişti “Olmaz!” demişti. Eve geldiklerinde İhsan biraz daha iyiceydi. Doktor İhsan için ilaç yazar ilaçları almak için yola çıkan Mümtaz dönüş yolunda fenalaşır, Suat’ın hayali karşısında durmaktadır, Suat’ın hayaliyle verdiği mücadele sonucu yere düşer ve elindeki ilaç şişeleri parçalanarak elini keser. Mümtaz üstü başı kan olmuş bitik bir halde eve döndüğünde Macide ve doktor radyo dinlemektedir. Mümtaz İhsan’ın durumunu sorar doktor onun iyi olduğunu, durumunun düzeldiğini söyler. Mümtaz yukarı çıkmak istese de ilk basamakta oturup kalır, kan içindeki ellerine bakarak düşüncelere daldığı sırada radyodaki ses savaşın başladığını haber vermektedir.
Kitabımızı özetledikten sonra romanımızın ana karakteri olan Mümtaz’ı tanımaya geçebiliriz. Mümtaz ve ailesi oturdukları şehrin işgal edilmesi sebebiyle tam şehri terk etmek üzereyken Mümtaz’ın babasının öldürülmesi, o ve annesi henüz olayın şokunu atlatamamışken babasını henüz gömmüşken şehirden ayrılıp uzaktan bir akrabalarının yanına gitmek zorunda kalması ve kısa süre sonra da annesini kaybetmesi Mümtaz’ın içinde derin bir yara oluşturmuştur. Erken yaşta ebeveyn kaybı Mümtaz’ın sürekli bir terk edilme ve kaybetme korkusu yaşamasına neden olmuştur ayrıca olayları çok derin ve duygusal yaşamasına, en ufak bir sarsıntıda bile içsel krizler geçirmesine sebep olmaktadır. İhsan’ın hastalığı da bu durumu tetiklemiştir. Mümtaz İhsan’ın hastalığı sürecinde kaygılı ve tedirgindir çünkü İhsan, Mümtaz için çok değerlidir. Onu kaybetme korkusu yaşaması son günlerde vehimlerinin artmasına sebep olmuştur.
Mümtaz babasının ve annesinin mezarlarının farklı yerlerde oluşunu bir türlü kabullenmemiş, zihninde anne ve babasını yan yana gömmüştür. Bu aidiyet hissi ile alakalıdır. Mümtaz hayatı boyunca bu eksikliği duymuştur. Mümtaz ailesini kaybettikten sonra İstanbul’a amcasının oğlu İhsan’ın yanına gönderilmiş; İhsan, Mümtaz için hem iyi bir rol model hem de yol gösterici bir rehber olmuştur. Mümtaz’ın ilk okumaları İhsan’ın evindeki kütüphane sayesinde olmuştur. İhsan sanattan, şiirden ve resimden iyi anlıyordu. Bâkî’yi, Nef’î’yi, Nâilî’yi, Galib’i, Dede ile Itrî’yi Mümtaz’a o aşılamıştır. “Mademki okuyorsun, en iyisini oku.” diyerek onu yönlendirmiştir. Bunun dışında Fransız şair Baudelaire’i, Mallarme ile Nerval’ı da onun sayesinde tanımıştı. Kısacası Mümtaz İhsan’ın açtığı yolda ilerlemiştir.
Mümtaz’ın Nuran’ı ilk gördüğünde aşık olmasının sebebi Nuran’ın sadece güzel bir kadın olması değildir. Mümtaz; genç kadının güzelliğini beğenmiştir fakat onunla konuştuğunda İstanbullu olduğunu, boğazda yetiştiğini öğrenmiş ve bu durum onun Nuran’a karşı hislerinde büyük rol oynamıştır. Çünkü Mümtaz için kadın güzelliğinin en önemli şartı İstanbullu olmak ve Boğaz’da yetişmekti. Bu da bize Mümtaz’ın aidiyet ihtiyacının güçlü olduğunu gösteren bir diğer sebeptir. Kadın güzelliğinin şartını İstanbullu olmasına bağlaması, köklenme arayışının bir yansımasıdır. Mümtaz için İstanbul ayrıca Osmanlı Türk medeniyetinin birikimi, musiki, tarih ve gelenek demektir. Nuran’ın İstanbullu oluşu onu bu kültürel mirasın canlı bir temsilcisi haline getirir, böylelikle Mümtaz Nuran’da sadece bir kadın görmez, medeniyetin ruhunu da görür. Nuran Mümtaz’ın aradığı kültürel duygusal aidiyeti de temsil eder. Mümtaz için Nuran hem aşk hem yer hem de yurttur.
Mümtaz musikiyi sevmektedir. Mümtaz’a göre eski musiki, İstanbul’un peyzajından tutun tüm medeniyetimizden izler taşır. Musiki Mümtaz’ın ruh dünyasının en önemli parçalarından biridir. Nuran’ın musiki ile alakadar olması, ailesinin musiki geçmişi, baba tarafından Mevlevi anne tarafından Bektaşi olması da Mümtaz’ın Nuran’a hayranlık duymasının bir başka nedenidir; bu durum aralarındaki bağı daha da güçlendirmekte ve ilişkilerinin estetik bir temele dayandığını göstermektedir. Mümtaz’ın İstanbul’a bakışında estetik önemli bir unsur olarak ön plana çıkmaktadır; boğaz, yalılar, eski semtler onun için ayrı bir ruh taşır. Mekanları duygu ve kültürle birlikte düşünür, bu estetik bir duyarlılığın göstergesidir. Mümtaz mekanlarla bağ kurar hatta Nuran’la İstanbul’u gezerken her mekâna farklı isimler takmaları da bu bağı göstermektedir. Küçük bir manzara, bazen bir melodi Mümtaz’da derin hisler uyandırır; bu da Mümtaz’ın estetik algısının güçlü olduğunu göstermektedir. Mümtaz’ın Nuran’a, İstanbul’a, eskiye, geleneğe, musikiye, tarihe duyduğu aşk hepsi bir bütünlük içindedir. Tüm bunlar Mümtaz’ın hayata bakış açısının sezgisel olduğunu göstermektedir. Mümtaz da akılcılık değil duygusallık ağır basmaktadır. Mümtaz huzuru öncelikle İstanbul’da arar. İstanbul’un tarihi atmosferi, mimarisi, Boğaz, eski semtleri ona huzur verir. Şehir, şehrin tarihi, gelenek, musiki hepsi Mümtaz için önemlidir; onun geçmişle bağ kurmasını sağlar. Bunun yanı sıra Mümtaz Doğu ile Batı arasında sıkışmış; bir yandan geleneği, musikiyi diğer yandan moderniteyi dengede tutmaya çalışan ve geleneği koparmadan modernleşmeyi isteyen bir aydındır. Bu sebeple huzuru gelenek ve modernite arasında dengede kalabilmekte arar.
Mümtaz diğer yandan huzuru Nuran’ın aşkında arar. Bulduğunu da düşünür ancak Nuran’ın eski kocası Fahir’in Nuran’a dönmek istemesi, bu da yetmezmiş gibi Suat’ın Nuran’a aşkını ilan etmesi ona ağır gelmiştir. Bunların yanı sıra Nuran’ın Beyoğlu’na taşınması da bu aşkı kötü etkilemiştir. Beyoğlu o yıllarda İstanbul’un tarih, kültür, sanat bakımından en önemli semtlerinden biridir. Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’ya en çok benzeyen ilk modern eğlence ve sanat merkezleri burada bulunmaktadır. Beyoğlu aynı zamanda Nuran’ın eski arkadaşlarının ve Fahir’in akrabalarının da oturduğu yerdir. Nuran’ın arkadaş çevresi onu sık sık toplantılara, davetlere çağırıyor ve ondan eski yaşantısına dönmesini bekliyorlardı. Nuran evlenene kadar bu durumu değiştirmek istememiş ve kendisini davetlere katılmaya mecbur hissetmiştir. Mümtaz’a ayırdığı vaktin çoğunu başkalarına ayırması, Mümtaz’ın bu durumdan rahatsızlık duymasına yol açmıştır. Ancak Nuran cephesinden baktığımızda Nuran’ın bu davetlere katılması kendisini yoran pek çok şeyden uzaklaşmasına ve kafasındaki düşüncelerden kısa bir süre de olsa kurtulmasına yardımcı olmaktaydı. Esasen Nuran’ın buna ihtiyacı vardı. Çünkü tüm bu yaşananlar Nuran’ın bir tür tükenmişlik hissi yaşamasına, hiçbir şeyin düzelmeyeceğini düşünmeye başlamasına ve bu aşktan ümidini kesmesine yol açmıştır. Nuran mesut olamayacağını bildiği halde eski kocasına dönmüştür. Nuran her ne kadar huzur için eski kocasına dönmek mecburiyetinde olduğunu düşünse de Mümtaz için Nuran’ın gidişi bir nevi yıkım olmuştur. Mümtaz’ın iç dünyası dağılmış ve yine aradığı huzuru bulamamıştır.
Mümtaz’ın kendisinin müdafaasız adam olduğunu ve ona herkesin her şeyi kolaylıkla yaptırabileceğini düşünmesinden insanlara hayır demekte zorlanan nahif bir tabiata sahip olduğunu anlayabiliriz. Eğer öyle olmasaydı aşkı için savaşır, Nuran’ın gidişine izin vermezdi. Savaşmaktan, tartışmaktan kaçınmış ve Nuran’ın gidişini hemen kabullenmiştir. Buradan Mümtaz’ın nemli mizaca sahip olduğu söyleyebiliriz. Kuru mizaçlı (ateş ya da toprak) olsaydı bu durumu kolay kabullenemez bir şeyler yapardı. Mümtaz’ın İhsan için doktor aramaya gitmesi ile başlayan ve bir günlük süre içerisinde geçmişe giderek son bir yıl içinde yaşadıklarını anımsaması, Mümtaz’ın zaman kavramının yavaş aktığını göstermektedir. Mümtaz için zaman, muhayyilenin ve sezginin açık olduğu durağan bir yapıdadır yani Mümtaz’ın zihninde tüm zamanlar aynı anda mevcuttur; geçmiş, şimdi ve gelecek hepsi tek bir andadır. Bir yıl boyunca yaşadığı her şeyi yirmi dört saatlik bir zaman diliminde yaşaması bunu göstermektedir.
Kitap süresince savaşın başlama ihtimalinin olması toplumsal bir huzursuzluğun da olduğunu göstermektedir. Kitabın en sonunda Mümtaz’ın İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı haberini alması, Mümtaz’ın yaşadığı içsel huzursuzluk ile toplumun yaşadığı huzursuzluğun iç içe olması aslında aradığı huzuru bulamayacağını göstermektedir.
Mümtaz duygularını kendi içinde yaşayan, içe dönük, aşkını derinden yaşayan, duygusal, bir taraftan geleneği tutmaya çalışırken diğer taraftan modernizme de açık olan, uzlaşmacı, anıları ilk günkü gibi taptaze yaşayan, geçmişe dönük, maziden kopamayan, zamanı durağan yaşayan, iç dünyası fırtınalı ama yansıtmayan, sakin, kavgaya cevap vermeyen, tartışmayı sevmeyen, kendisini savunamayan, pasif, insanlara hayır diyemeyen, uysal, şiire ve sanata önem veren, estetik algısı yüksek aynı zamanda sezgisel birisidir. Bu saydığımız özellikler onda balgami (su) mizacının özelliklerinin baskın olduğunu göstermektedir. Ancak Mümtaz, belki çocukken yaşadığı travmatik olaylar yüzünden sevdiklerini kaybetme korkusu yaşayabilmekte; bu sebeple kaygılı, endişeli, zaman zaman takıntılı ve melankolik olabilmektedir.
Mümtaz’ın İstanbul’a olan bağlılığının Nuran’a olan aşkının musikiye olan düşkünlüğünün temelinde İstanbul’la kurduğu mekânsal bağ vardır. Mekânla bağ kurma, köklenme ve aidiyet hissiyle alakalıdır. İstanbul Mümtaz’ın köklendiği şehirdir. Bu dünyaya topraklanabilmenin en önemli koşullarından biri öncelikle anneye, babaya, çevreye, doğduğumuz mahalleye, yaşadığımız semte, ait olduğumuz kültüre, dinimize, coğrafyamıza, ülkemize, bağlılık hissetmemizdir. Bu bir tür köklenmeye dönüşür. Neyzen Emin Dede de bu kök arayışının musikide temsili bakımından romanda yerini almıştır. Aidiyet duygusu topraklanabilmek için kullandığımız bir enstrümandır. Kendimizi hiçbir yere ait hissetmiyorsak toprak elementiyle bağımız zayıftır. Dolayısıyla topraklanmayla aidiyet hissini ilişkilendiririz. Toprak elementi güven, istikrar, dayanıklılık ve maddesel gerçekliktir; hayata sağlam basmak demektir. İnsanın duygusal ve zihinsel köklerini güçlendirmesi, aidiyet kurması demektir. Mümtaz’ın karakterinde bu yönler güçlüdür. Bu sebeple yan mizacında toprak elementinin etkileri görülmektedir diyebiliriz.
Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962) İstanbul’da doğmuş, Türk edebiyatının en önemli isimlerinden biridir. Babasının resmi görevi nedeniyle Tanpınar’ın çocukluk ve ilk gençlik yılları Anadolu’nun farklı yerlerinde geçmiştir. Dolayısıyla Tanpınar İstanbul’dan uzakta büyümüş, doğduğu şehre ancak üniversite yıllarında kavuşabilmiştir. Tanpınar’ın İstanbul’a olan sevgisi, hayranlığı öncelikle tahayyül etmekle başlar; okuduğu kitaplardan ve dinlediği hikayelerden edindiği izlenimle bu şehre tutkuyla bağlanır. On dokuz yaşında üniversite okumak için Antalya’dan İstanbul’a geldiğinde karşısına Yahya Kemal’in çıkması, Tanpınar’da İstanbul’un geçmişine bağlılık duygusunu daha da kuvvetlendirir. Yahya Kemal’in İstanbul’u “Bir rüyadan arda kalan” şehirdir. Öğrencisiyle sohbetlerinde daima şehrin geçmişinden söz etmesi ve gündelik konuları bile şehrin geçmişine bağlayarak yorumlaması, Tanpınar’da derin iz bırakmıştır. Tanpınar, İstanbul’a sadece tarihi ve doğal güzelliklerin biriktiği bir şehir olarak bakmaz. Ona geleceği şekillendirecek kimlik bilgisini çıkarabileceğimiz bir bellek bir mekân olarak değer verir. Ahmet Hamdi Tanpınar için İstanbul yalnızca bir şehir değil, bir medeniyetin en büyük mirasçısıdır. Osmanlı’dan Bizans’a Roma’dan modern Türkiye’ye kadar birçok dönemin izlerini taşıyan İstanbul; zamanın katmanlarını içinde barındıran, sürekli dönüşen ve değişen bir şehirdir.
“Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında / Yekpare, geniş bir anın / Parçalanmaz akışında.” dizeleri Ahmet Hamdi Tanpınar’da zaman kavramını anlamamız açısından önemlidir. Kitabımızın ana karakteri Mümtaz da aynı şekilde tüm zamanları tek bir anda yaşamaktadır.
Ahmet Hamdi Tanpınar ile Mümtaz arasında pek çok yönden benzerlikler görülmektedir. Her ikisi de geçmiş ve şimdi arasında kalmış, gelenek ile modernite arasında sıkışmış ve ikisi arasında köprü olmaya çalışmıştır. Tanpınar hem yazar hem şair hem akademisyen olarak derin düşünen, estetik kaygıları yüksek, entelektüel bir insandır. Mümtaz karakteri de benzer şekilde üniversitede asistanlık yapan, Şeyh Galip’le alakalı bir kitap hazırlamakta olan, derin düşünen, belirli bir estetik anlayışa sahip olan ve sanatın pek çok alanına ilgi duyan bir aydındır.
Ahmet Hamdi Tanpınar, günlüklerinde kendisini hayatın dışında kalmış gibi yalnız hissettiğini ve toplum içinde olmasına rağmen iç dünyasında ayrı yerde durduğunu belirtir. Bu da onun içe dönük, hassas bir karaktere sahip olduğunu gösterir. Yazar bu ruh halini Mümtaz karakteriyle yansıtmaktadır.
Tanpınar, yine günlüklerinde aşkı çoğu zaman huzur veren bir şeyden çok iç sıkıntısı gibi görür. Mümtaz ve Nuran aşkında da durumu bu şekilde yansıtmıştır. Sevdiği kadınlara karşı çekingen, duygusal ve pasiftir. Mümtaz’ın Nuran karşısındaki tutumu da bu şekildedir.
Tanpınar ile Mümtaz arasındaki en önemli benzerliklerden bir diğeri ise İstanbul’u geçmişle bağ kurmak açısından medeniyetin hafızası olarak görmeleridir. Gerek Tanpınar için gerek Mümtaz için İstanbul demek aşk demektir. İstanbul demek ait hissettiği yer demektir. İstanbul demek her şeydir.
