Kuyucaklı Yusuf – Sabahattin Ali
1907 yılında Bulgaristan’da dünyaya gelen Sabahattin Ali, Türk edebiyatının önemli öykü, roman ve şiir yazarlarından biridir. Öğretmen okulunu bitirdikten sonra bir süre öğretmenlik yapmış sonrasında dil öğrenmek için Almanya’ya gitmiştir. Türkiye’ye döndükten sonra Almanca öğretmeni olarak mesleğine devam etmiş ancak komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle 1931 yılında soruşturma geçirerek tutuklanmıştır. Serbest kaldıktan sonra mesleğine devam eder ancak bir toplantıda okuduğu şiir sebebiyle 1932’de tekrar tutuklanır ve 11 ay tutuklu kalır. Ne var ki Sabahattin Ali’nin başının belaya girmesi hiç son bulmamış ne dönemin sağcılarına ne solcularına yaranabilmiştir. Sabahattin Ali 1946’da Aziz Nesin’le birlikte çıkardığı Marko Paşa dergisi ile yazın hayatına devam etmiştir. Sabahattin Ali, ilerleyen dönemde dergide çıkan çoğu imzasız olan yazılar nedeniyle derginin sorumlusu olduğu için tekrar yargılanır ve hapse girer. 1947’de tahliye edilir. Daha sonra çıkardığı Ali Baba dergisinde yayınladığı “Sırça Köşk” adlı öyküsü toplatılmış ve Sabahattin Ali, Ali Baba dergisini kapatmak zorunda kalmıştır. Toplumcu gerçekçi bir anlayışla yazan Sabahattin Ali eserlerinde hem bireysel hem toplumsal sorunları işlemiştir. Biz bu yazımızda yazarın ilk romanı olan 1937 yılında kaleme aldığı “Kuyucaklı Yusuf” adlı kitabında ana karakter olarak karşımıza çıkan Yusuf’un mizacını tahlil etmeye çalışacağız.
1903 senesi sonbaharında yağmurlu bir gecede Aydın’ın Nazilli kazasına yakın Kuyucak köyünü eşkıyalar basar ve bir karı kocayı öldürürler. Kaza kaymakamı Selahattin Bey ertesi gün tahkikata gider. Sedirin köşesinde duran küçük çocuğu görür ve ona sorar: “Sen kimsin oğlum?” “Ben Yusuf’um!” çocuk ölenlerin oğludur. Kaymakam Bey sorar: “Burada ne bekliyorsun?” Çocuk eliyle ölüleri gösterir ve “Bunları bekliyorum” der. Kaymakam Bey tekrar sorar: “Korkmuyor musun?” Çocuk: “Anamla babam nesinden korkayım, odaya girdiğimde anam daha canlı idi eşkıyanın üstüne atıldım, azıcık boğuştuk, ama anacağızım depreşmez oldu, ben de yakasını bıraktım. Sonradan bir baktım, dövüşürken parmağım kesilmiş.” der. Kaymakam sorar soruşturur çocuğun kimsesi olmadığını öğrenir ve çocuğa: “Benimle gel. Benim yanımda kal. Ben seni baban gibi severim, olmaz mı?” der ve çocuğu evine götürür. Kaymakam Bey’in karısı Şahinde Hanım bu durumdan hiç memnun olmaz ve bunu çocuğun yanında söylemekten de hiç çekinmez, çocuğa hep aşağılayıcı laflar eder.
Şahinde Hanım Selahattin Bey’den 15 yaş küçük, güzel fakat geçimsiz bir kadındır. Tek yaptığı iş sabahtan akşama kadar komşuları gezmek ve dedikodu yapmaktır. Selahattin Bey evlendikleri zaman kızın yaşı küçük olduğu için onu yola getireceğini, kendisine arkadaş yapabileceğini zannetmiş fakat bunu başaramamıştır. İzdivaçlarının ilk yıllarında doğan Muazzez bile anası ve babası arasındaki bu geniş uçuruma bir köprü olamamıştı.
Kaymakam Bey’in bir süre sonra tayini çıkar ve Edremit’e taşınırlar. Buraya geldiklerinde Yusuf on yaşlarında, sarı benizli, nahif, fakat kuvvetli ve dayanıklı bir çocuktur. Mahalle kavgalarına her zaman karışmasa bile karıştığı zamanlarda baş olur, 4-5 kişiye karşı koyardı. Hasımlarını ürküten onun kuvvet ve cesaretinden çok sükûneti ve kendine güveniydi. Yusuf ilk defa Edremit’te mektebe gider fakat okuma yazma öğrendikten sonra okulu bırakır. Yusuf ne yaparsa yapsın kiminle arkadaş olursa olsun şehre bir türlü alışamıyor ve kendisini yabancı gibi hissediyordu. En sevdiği arkadaşları bile onu bazen şaka olsun diye aldatırlar hiç lüzumu yokken yalan söylerlerdi. Yusuf durup dururken insanların neden yalan söyleme ihtiyacı duyduğunu anlayamazdı. Yusuf çocukluğu boyunca sadece birkaç arkadaş edinmişti. Bunlar Ali ve İhsandır. Onlarla yapmış olduğu arkadaşlık da saatlerce konuşmadan oturmaktan ibaretti.
Bir bayram günü Yusuf, Ali ve Muazzez gezmek için dışarı çıkarlar. Kasabanın zenginlerinden biri olan Hilmi Bey’in oğlu Şakir’le karşılaşırlar. Şakir’in Muazzez’e sarkıntılık etmesi üzerine Yusuf, Şakir’e bir yumruk atar. Arkadaşlarının araya girmesi üzerine kavga daha fazla büyümeden biter ancak Şakir yediği yumruğun acısını unutamaz ve intikam almayı kafasına koyar. Hilmi Bey Selahattin Bey’i kumar oynaması için ikna eder ve kendisine borçlandırıp, mecbur bırakarak Muazzez’i oğlu Şakir’e ister. Şahinde Hanım zengin bir damadı olacağı için bu evliliği destekler ancak Yusuf, Muazzez’i Şakir’den korumak için Selahattin Bey’in borcunu bir şekilde ödeyip bu evliliğe engel olmak istemektedir. Yusuf’un arkadaşı Ali de Muazzez’i sevmekte ve onunla evlenmek istemektedir bu sebeple Yusuf’a borç verir. Yusuf Ali’den aldığı para ile Hilmi Bey’e olan borcu öder ancak bu durum Şakir’in hiç hoşuna gitmez. Şakir Yusuf’un parayı kimden aldığını bir şekilde öğrenir ve Ali’ye karşı kin gütmeye başlar. Kasabadaki bir düğüne sarhoş gelen Şakir, Ali’yi vurarak öldürür. Jandarmalar Şakir’i yakalasalar da Hilmi Bey bütün delilleri yok ettirir. Ali’nin babası ne kadar uğraşsa da Şakir’i hapse attıramaz. Bu olaydan sonra Selahattin Bey uyarsa da karısı Şahinde, Hilmi Bey ve eşiyle görüşmeye devam eder. Şahinde Hanım hala zengin bir damat hayali kurmaktadır. Bu sırada Muazzez Yusuf’a olan aşkını ilan eder onu sevdiğini söyler ancak Yusuf, Ali’nin öldürülmesi olayından sonra Muazzez’den uzak durmaktadır. Eve daha az gelmekte ve zamanının çoğunu Selahattin Bey’in almış olduğu zeytinlikte geçirmektedir. Muazzez de Yusuf’a inat Hilmi Beylerin bağına gider. Yusuf Muazzez’in oraya gittiğini öğrenince bir araba kiralayarak oraya gider ve Muazzez’i kaçırır. Kasabadan uzak bir köye gider ve nikah kıyarlar. Selahattin Bey, Yusuf ve Muazzez’in evlenmesine sevinir ancak kendisiyle gelmelerini ister. Yusuf’un gönlü Kaymakam Bey’i kızından ayırmaya razı olmaz. Zor da olsa Kaymakam Bey’e duyduğu vefa duygusuyla Şahinde Hanım’la aynı evde yaşamaya razı olur.
Kaymakam Bey Yusuf’u tahrirat kâtibi olarak tayin ettirir. Kaymakam Bey’in kronik rahatsızlıkları vardı ve bu hastalık sürecinde onunla en çok ilgilenen kişi Yusuf’tu. Kaymakam Bey bir süre sonra vefat eder. Yeni gelen Kaymakam Selahattin Bey’in aksine kasabanın zenginleri ile içli dışlı olur. Hilmi Bey bu zenginlerin başında gelir. Yusuf’un parmağının kesik olmasını bahane ederek yazı yazma işinin ona uygun olmadığını söyler ve Yusuf’u katiplikten alarak köy köy dolaşıp vergi toplayacağı tahsildarlık görevine getirir. Bu iş yüzünden Yusuf eve nadir gelmeye başlar. Bazen on gün eve gelmediği olurdu. Şahinde Hanım bu durumu fırsat bilerek Muazzez’i de kendisiyle gezmelere götürmeye başlar. Bu misafirlikler zamanla içkili ziyafetlere dönüşür. Yusuf yokken onun evinde de gerçekleşen bu ziyafetlerde Muazzez masadaki bütün erkeklerin eğlencesi olur. Şakir böylelikle intikam aldığı için mutludur. Yusuf bir gün öğleye doğru eve gelir ve ev halkının hâlâ kalkmadığını görür. Muazzez’in yüzüne bakar tanıyamaz yüzü yağlı yağlı parlamakta ve ağzından kötü kokular yayılmaktadır. Tahsildarlığa ilk başladığı günü hatırlar bu iki ayda neler olmuştu karısı nasıl değişmişti bu kadar? Şahinde Hanım’ı kenara çeker ve hesap sorar: “Ne yaptın benim karıma? Muazzez on beş yaşında bir çocuk onun yaptığı kötülüğü de senden bilirim.” der ve Şahinde Hanım’ı uyarır ancak Şahinde Hanım bildiğini okumaya devam etmektedir.
Yusuf işten habersiz döndüğü bir gece kendi evinde eğlence olduğunu görür ve içeri girer. Hilmi Bey, Şakir ve yeni gelen kaymakam masanın başında oturmaktadır. Yusuf, elindeki meşin kamçıyla masanın etrafındakilere rastgele vurmaya başlar. Kamçı lambaya çarpar ve oda karanlığa gömülür. Yusuf lamba sönmeden önce Şakir’in cebinden tabancasını çıkardığını görmüştür ve kendisi de elinden kamçıyı bırakarak Nagant’ını çeker. Daha kendini toparlamaya vakit bulamadan, Yusuf karşısında bir alevin parladığını görür ve o da ateş etmeye başlar. Bir süre sonra tüm sesler kesilir. Yusuf Muazzez’i sesinden tanır onu alır ve yola çıkarlar. Ancak Muazzez yaralanmıştır geceyi çıkaramaz ve ölür. Yusuf Muazzez’i kendi eliyle açtığı çukura gömer ve gözlerinden yanaklarına doğru iri damlalar yuvarlanmaya başlar. Bir kere daha dönüp ömrünün en korkunç senelerinin geçtiği bu kasabaya yumruğunu uzatıp tehdit eder gibi salladıktan sonra atını ileriye, dağlara doğru sürer.
Yusuf, anne ve babasının gözünün önünde öldürülmesi karşısında Kaymakam Bey’e: “Anamla babam nesinden korkayım?” demesi soğukkanlı; eşkıya ile boğuşarak annesine yapılanın hesabını sormaya çalışması ise cesur bir çocuk olduğunu göstermektedir. Şahinde Hanım’ın kendisine karşı söylediği olumsuz laflara aldırış etmemesi kolay kolay bir şeyden etkilenmediğini; çocukken mahalle kavgalarına pek karışmaması, karıştığı zamanlarda başı çekmesi, kuvvet ve cesaretinden çok sükûnet ve kendine güveniyle ön plana çıkması, çocukluğundan itibaren yaşının üzerinde bir olgunluğa sahip olması, sadece birkaç arkadaşının olması, çoğunlukla doğada vakit geçirerek yalnızlığı sevmesi karakterin içe dönük olduğunu göstermektedir. Arkadaşlarının şaka yapmak için söyledikleri yalanları anlamakta zorlanması, yalanın ne olduğunu bilmediği ve ciddi bir kişilik yapısına sahip olduğuna işaret etmektedir. Hayatta en değer verdiği, kendine en yakın hissettiği kişi olan Muazzez’e karşı olan tutumu, onu her daim koruyup kollaması, manevi babası olarak saydığı Selahattin Bey’i hastalığında hiç yalnız bırakmaması, onunla en çok ilgilenen kişi olması ise ne kadar vefalı olduğunu göstermektedir. Saydığımız tüm bu özelliklere göre değerlendirme yapacak olursak Yusuf’un ana mizacı sovdavi (toprak) mizacının özellikleri ile benzerlik göstermektedir. Ancak Yusuf aynı zamanda güçlü ve mücadeleci bir yapıya sahiptir. Muazzez’i Şakir’e istediklerini duyduğu zaman sinirlenmiş, Muazzez’in Şakir gibi bir serseriyle evlenmemesi konusunda çaba göstererek Muazzez’i korumak için elinden geleni yapmıştır. Gördüğü haksızlıklar karşısında hiçbir zaman susmamış her zaman haklının yanında olmuştur. Gücü elinde bulunduran kasabanın zenginlerinin yaptıkları adaletsizliklere ve toplumun negatif değer yargılarına karşı sağlam bir duruş sergilemiş, hiçbir zaman bunlar karşısında başını eğmemiştir. Bunlardan yola çıkarak Yusuf’un haksızlık karşısında susmadığı ve itaat etmeyi sevmediğini, yeri geldiğinde otoriteye karşı isyan edebilecek bir yönünün de olduğunu görebiliriz. En son sahnede Yusuf’un gördüğü manzara karşısında elindeki kamçıyı sallamaya başlaması, Şakir’in ateş etmesi karşısında silahını çıkarıp ateş etmeye başlaması, Yusuf’un yeri geldiğinde şiddete de başvurabildiğini yan mizacında safravi (ateş) mizacının özelliklerinin görüldüğünü de söyleyebiliriz. Bu özellikleri dışında Kuyucaklı Yusuf karakteri; yalana, zulme karşı içten içe rahatsızlık duyan, adaleti ve hakkı gözeten, kendisinden yardım isteyene karşı merhamet gösteren, aşırılıklardan kaçınan, hakikate ve doğruya meyilli olan, bozulmamış, saf, doğal, bir fıtrat insanıdır. İnsan zaten özünde doğruya yatkındır.
Sabahattin Ali 1948’de Türkiye’den yurt dışına çıkmaya çalışırken Kırklareli yakınlarında öldürülmüştür. Sabahattin Ali’nin ölümü Türk edebiyatı tarihinde kaotik ve tartışmalı bir olay olarak kabul edilir. Kuyucaklı Yusuf karakteri ile Sabahattin Ali arasında bazı benzerlikler vardır. Yusuf da tıpkı Sabahattin Ali gibi düzene uyum sağlayamamış ve yalnızlaşmıştır. Yusuf’un toplum tarafından dışlanması ve ötekileştirilmesi sonucunda şiddetin hedefi olması, Sabahattin Ali’nin devletle ve toplumla kurduğu ilişkinin edebi bir yansımasıdır. Kuyucaklı Yusuf yalnızca bireysel bir hikâye değil erken cumhuriyet dönemindeki güç ilişkilerinin, adalet anlayışının da açık bir eleştirisidir. Romanda devlet görevlileri, kaymakam, jandarma, eşraf; çoğunlukla adaletsiz, çıkarcı ve güçlüden yanadır. Yusuf ise bu düzenin içinde tutunamayan, sistemin dışında kalan, teslim olmayan bir figürdür. Sabahattin Ali ise düşünceleriyle ve yazılarıyla sistemin dışına çıkarılmış, sadece öldürüldüğü gün değil ondan yıllar önce itibarsızlaştırılmış, susturulmuş ve yalnız bırakılmıştır. Yazılarının yasaklanması, defalarca yargılanması ve tutuklanması bu sürecin parçalarıdır.
Kuyucaklı Yusuf’un hikayesi atını ileriye, dağlara doğru sürmesiyle son bulur. Tıpkı Sabahattin Ali’nin şiirinde olduğu gibi…
DAĞLAR
Başım dağ, saçlarım kardır,
Deli rüzgarlarım vardır,
Ovalar bana çok dardır,
Benim meskenim dağlardır.
Şehirler bana bir tuzak;
İnsan sohbetleri yasak;
Uzak olun benden uzak,
Benim meskenim dağlardır.
Kalbime benzer taşları,
Heybetli öter kuşları,
Göğe yakındır başları;
Benim meskenim dağlardır.
Yarimi ellere verin;
Sevdamı yellere verin;
Yelleri bana gönderin:
Benim meskenim dağlardır.
Bir gün kadrim bilinirse,
İsmim ağza alınırsa,
Yerim soran bulunursa;
Benim meskenim dağlardır.
— Sabahattin Ali
