Kırmızı ve Siyah – Stendhal
Stendhal, gerçek adıyla Marie Henri Beyle 23 Ocak 1783 yılında Fransa’da doğmuştur. Çocukluğu ve gençliği, dünya tarihinin seyrini değiştiren eski modern Avrupa’nın şekillenmesinde rol oynayan Fransız komutan Napolyon Bonaparte’nin (1769-1821) yükseliş ve düşüş yıllarına denk gelir. Stendhal yedi yaşında annesini kaybettikten sonra muhafazakâr, katı ve dindar olan babası ile teyzesi tarafından büyütülmüştür. 1799’da matematik öğrenimi görmek için Paris’e gitmiş ancak öğrenimini yarıda bırakarak Napolyon’un ordusuna katılmış bu orduyla birlikte İtalya Almanya, Rusya seferlerine katılmıştır. 1814’te Napolyon tahttan indirilip Fransa’da monarşi (Restorasyon Dönemi) yeniden kurulunca ordudan ayrılmış, çok sevdiği hayran olduğu İtalya’ya yerleşmiş ve ilk eserlerini burada kaleme almıştır. Fransa’ya döndükten sonra, toplumun sınıf çatışmalarını ve bireyin yükselme hırsını anlatan iki büyük eserini yazmıştır. Bunlardan ilki olan 1830’da yayımladığı eser, Napolyon hayranı hırslı ve gururlu bir genç olan Julien Sorel’in Restorasyon Dönemi Fransa’sında yükselme çabasını ve bu süreçteki iç hesaplaşmalarını anlatan Kırmızı ve Siyah adlı eseridir. Bu yazımızda mizaç ilminin verilerinden faydalanarak Julien Sorel karakterini tanımaya çalışacağız.
Küçük Verrieres kasabası France-Comte yöresinin en sevimli yerlerinden biridir. Dağdan inen bir nehir Doblus’a dökülmeden önce Verrieres’in ortasından akarak bir dizi kereste bıçkısını harekete geçirir, bu basit yöntem yörenin kentliden çok köylü sayılabilecek pek çok insanın geçimini sağlar. Bu kasabanın belediye başkanı olan M. de Rénal’in gri takım elbisesiyle kırlaşmış saçları, geniş bir alnı, kartalı andıran bir burnu olan yüzü epeyce düzgündür ki ilk bakışta bu yüzün belediye başkanı saygınlığıyla ancak 48 50 yaşındaki insanlarda görülen bir çekiciliği tamamladığı zannedilebilir. İlk bakışta her şey güzel görünen bu küçük kasabada işin başı bu sözdür: gelir getirmek…
M. Rénal eşine, başa çıkamayacakları kadar yaramazlaşan çocuklarına Latince öğrencisi olan kerestecinin küçük oğlu genç rahip Sorel’i yanına almak istediğini söyler. M. Rénal’in karısı Madam de Rénal uzun boylu, her şeyi yerli yerinde, yöresel güzelliğe sahip bir kadındı. Belli bir yalınlığı vardı, yürüyüşü genç kız gibiydi. Temiz, canlı ve çocuksu havası ona bakanda birtakım cinsel çağrışımlar bile uyandırabilirdi ancak Madam de Rénal böyle bir şeyi başardığını bilse utanırdı. Bu temiz yüreğin yakınına ne gönül avcılığı ne de yapmacıklık yanaşmıştı. Düşkünler yurdunun yöneticisi olan güçlü kuvvetli ve yakışıklı M. Valenod, onun gönlünü çelmeye çalışmış ancak başarılı olamamıştı. Madam de Rénal o denli temiz yürekli bir insandı ki kocasını yargılamaya ve ondan sıkıldığını kendi kendine bile itiraf etmeye kalkışmamıştı. M. Rénal’i tanıdığı öbür erkeklerden daha az sıkıcı bulurdu. Madam de Rénal’in aşırı utangaç ruhu, kendisi ve çocukları arasında yaşayacak bir yabancıyı düşündükçe daralıyordu. Julien’in gelişiyle çocuklarının yataklarının öğretmenin odasına taşındığını görünce epey gözyaşı dökmüştü. Madam Rénal’de kadın duyarlılığı son sınırındaydı.
Julien Sorel fiziksel çalışmayı gerektiren işlere hiç uygun olmayan, abilerinin aksine ince, narin yapılı bir gençtir. Julien’de ateşli bir ruhun yanında çoğu kez budalalıkla bir arada rastlanılan türden güçlü bir bellek vardı. Rahip Chelan’ın gözüne girebilmek için İncil’in Latincesini baştan sona ezberlemişti. Julien akşamları rahipten Tanrı bilim dersi almaya giderdi. Kitap okumayı çok severdi. Rousseau’nun İtirafları, Büyük Ordu’nun Sefer Tutanakları ve Saint Helene Güncesi isimli bu üç kitap onun baş ucu kitaplarıydı. Julien’de solgun mu solgun tatlı kız yüzünün ardında servete kavuşabilmek için bin defa ölmeyi göze alacak bir kararlılığın yattığını kimse kestiremezdi. Julien’e göre servet sahibi olmak her şeyden önce nefret ettiği kasabası Verrieres’ten kurtulmak demekti. Julien, yıllardır kimsenin tanımadığı beş parasız bir teğmenken kılıcıyla dünyanın efendisi olmayı başarmış Bonaparte’yi düşünmeden bir saat bile geçiremiyordu. Julien, çocukların dersine ara verdiği zamanlarda ve çoğu gece rahatça uyumak yerine lambasını ters çevrilmiş bir saksının içinde saklayarak kitap okuyordu. Onu tek mutlu eden şey belki de buydu.
Madam de Rénal’in oda hizmetçisi Elisa Julien’e vurulmuştu ve bundan sık sık hanımına bahsediyordu. Elisa’nın Madam de Rénal’e Julien’in çok az elbisesi olduğunu söylemesi üzerine Madam Rénal çok üzülmüş ve Julien’e yardım etmek istemişti. Julien, Madam de Real’in kendisine para teklif etmesine çok sinirlenmiş ve Madam de Rénal’e karşı sesini yükselterek böyle bir şeyi kabul edemeyeceğini ve M. Rénal’den bir şey saklamayacağını, saklarsa bir uşaktan farkı kalmayacağını söylemişti. Madam de Rénal ömründe aşka benzeyen bir duygunun varlığını hiç yaşamamıştı. Madam de Rénal bu bilgisizlikten ötürü son derece mutlu bir şekilde Julien’le ilgileniyor, kendine en ufak bir suçlama yöneltmeden yaşıyordu. Madam de Rénal’in hizmetçisi Elisa bir mirasa konmuş, Rahip Chelan’a günah çıkarmaya gittiği zaman ona Julien’le evlenmeyi çok istediğini itiraf etmişti. Rahip bunu Julien’e söylemiş ancak Julien bunun kendisi için uygun olmadığını söyleyerek reddetmiş, Madam Rénal ise Julien’in bu teklifi kabul etmeyişine sevinmişti.
Bir gün bahçede oturup sohbet ederlerken Julien Madam de Rénal’in eline istemsizce dokunur, Madam Rénal hızla elini çeker bunun üzerine Julien bu elin dokunduğu zaman çekilmemesini sağlamayı bir görev olarak görmeye başlar ve kafasına koyduğu şeyi yapar. Madam Rénal aşk konusunda o kadar bilgisizdir ki kendisine hiçbir suçlama yöneltmemiş ancak mutluluktan uykusu kaçmıştı. Julien’e gelince o Madam Rénal’i düşünmemişti bile o yalnız görevini yerine getirmiş olmanın mutluluğuyla güzel bir uyku çekmişti. Julien herkes uyuduktan sonra Madam Rénal’in odasına girer. Julien sevgilisinin yanında daha mutluydu çünkü onun yanındayken oynayacağı rolü daha az düşünüyordu. Madam de Rénal “Ah ne yazık ki sizden on yaş büyüğüm nasıl seversiniz beni?” deyip duruyor, Julien iyice düşüncelere dalıyordu. Ancak Madam de Rénal’in gerçekten endişeli olduğunu görünce gülünç duruma düşme korkusunu unutmuştu. Julien birkaç gün içinde kendini yaşının ateşine kaptırıp tam anlamıyla sevdalanır ancak onun aşkı yükselme hırsından olup onun kadar talihsiz, aşağılanan bir varlığın böyle güzel ve soylu bir kadına sahip olabilmesinin verdiği sevinçten kaynaklanıyordu. Madam de Rénal’in toplumsal konumu Julien’i bulunduğu yerden daha yükseğe çıkarıyordu sanki Madam de Rénal de herkesin günün birinde çok ilerleyeceğine inandığı bu yetenekli gence bir sürü şey öğretirken düşünsel bir haz duyuyordu. Madam de Rénal ve Julien aşklarını doyasıya yaşarlarken bir gün Madam Rénal’in en küçük oğlu ateşlenir bunun üzerine Madam Rénal korkunç bir vicdan azabı yaşar ilk kez aşkını kınar ve büyük bir hata yaptığının farkına varmıştır. Madam Rénal fazlasıyla dindardı ancak o ana dek suçunun tanrı katında ne kadar büyük olduğunu hiç düşünmemişti. Bir süre sonra hastalık ciddileşir o zaman Madam Rénal’in duyduğu pişmanlık uyumasını bile engellemeye başlar, işlediği suçu Tanrı’ya ve insanlara itiraf etmek ister, Julien ise Madam Rénal’i kimseye bir şey anlatmaması hususunda uyarır.
Bir gün M. Rénal evde olup bitenleri en ince ayrıntısıyla anlatan bir mektup alır ve akşam boyunca kendisini toparlayamaz. M. Rénal karısının ihanetine rağmen onu bırakmak istememiş ancak Julien’i bir şekilde evden göndermenin yollarını aramaya başlamıştı. Julien, çocukları babalarından daha çok seviyordu ve katı eğitimine karşın çocuklar da ona hayrandı ancak kasabada dedikodular iyice artınca Rahip Chelan Julien’in yanına gelerek ona Besançon’daki papaz okuluna ya da kendisine iş sağlayacak olan tek dostu Fougue’nin yanına gitmesinin iyi olacağını söyledi. Julien bunu Madam Rénal’e söyler ve Madam Rénal bunun ikisi için de en iyisi olduğunu düşünür ancak Julien’in gidecek olmasının verdiği mutsuzlukla gözyaşı dökmektedir. Madam de Rénal in son sözleri “Ne yaparım bilmiyorum! Ama bana bir söz ver ölürsem çocuklarımı unutmayacaksın uzak da olsan yakın da olsan onları dürüst insanlar yapmaya çalış.” olmuştu. Julien Verrieres’ten ayrılır ve papaz okuluna gider orada Rahip Pirard’la karşılaşır. Rahip Pirard, Julien’e Rahip Chelan’ın kendisi için yazdığı referans mektubunu okur. Julien’i tanrı bilim konusunda sorguya çeker, bilgisinin enginliğine şaşırır, özellikle kutsal metinler konusundaki sorulardan sonra şaşkınlığı iyice artar ve Julien’in verdiği cevaplar öylesine açık seçik, kesin ve aydınlıktır ki.
Julien’e verdiği bu cevaplar sayesinde ayrı bir oda verilir. Papaz okulunda 321 papaz adayı vardır, bu öğrencilerin hemen hepsi köylü çocuklarıydı. Julien, onların gözünde ancak akşam yemeğinden sonra bir doygunluk yemek öncesinde ise bir iştah görüyordu. Hayatlarını toprağı bellemektense birkaç Latince laf geveleyerek kazanmak istiyorlardı. Julien bu gözlemden sonra daha ilk günden başlayarak hızla başarılı olacağına dair kendisine söz verir. “Her hizmette zeki insanlar gerek çünkü yerine getirilecek bir iş var.” diyordu kendi kendine. “Napolyon’un ordusunda yer alsam çavuş olurdum! Geleceğin papazları arasındaysa piskopos yardımcısı olurum.”
Julien ikiyüzlü davranış denemelerinde pek başarılı olamıyor, zaman zaman her şeyden tiksiniyor hatta bütünüyle umutsuzluğa kapılıyordu, okyanusun ortasına bırakılmış bir teknede tek başınaydı sanki. “Ne yapacağım ömrüm boyunca kendime inanan insanlara cennette bir yer mi satacağım?” diye soruyordu. Bakışlarının ve ağzının ifadesi her şeye inanmayı, her şeye destek vermeyi hatta din uğruna şehit olmayı gerektiren hiçbir inanç yansıtmıyordu. Bu konuda en kaba köylülerin bile kendini geride bıraktıklarını gördüğünde ise öfkeleniyordu, “Hayatımı bunca kötü insanın ortasında geçirmeyi başarsam ne olacak ki!” diyordu kendi kendine. Akşam yemeğinde yutacakları domuzu ya da pişirilmiş yumurtadan başka bir şey düşünmeyen oburlar, hiçbir suçu yeterince kara bulmayan rahipler… Julien’in ömrünün en yıpratıcı dönemi burası oldu. Arkadaşları ona burnu büyük olmasına yol açan şu cehennemi mantığından ötürü ilk zamanlarda “zındık” demiş ve zamanla Martin Luther adını takmıştı. Julien istediği kadar mütevazı ve salak görünmeye çalışsa da kişiliğinin çok farklı olmasından dolayı kimseye yaranamıyordu. Doğrusu hayatının önemli girişimlerini akıllıca yönlendiriyordu ama ayrıntıları düşünmüyordu oysa papaz okulundakiler yalnız ayrıntılara bakar bütünü göremezdi. Rahip Pirard diğer din adamlarının aksine son derece gururlu, sert ve dürüst bir adamdır. Çevresindeki ikiyüzlülüğe, çıkar ilişkilerine karşı çıkan entrikalara asla göz yummayan bir papazdır. Bu diğer güçlü din adamlarını rahatsız eder ve görevinden istifa etmek zorunda kalır. Ancak kilise içi entrikalardan sıkılmış ve güçlü bir aristokrat olan Marki de la Mole, Rahip Pirard’a sahip çıkar ve onu Paris yakınlarında bir piskoposluğa yerleştirir. Rahip Pirard’ın gidişiyle Julien papaz okulunda tamamen yalnız kalmıştı. Julien’in papaz okulundaki günleri yalnız ve düşünceler içerisinde geçiyordu. Zaman zaman o ateşli mizacı kendini belli etse de başlarda hırslarla dolu olan o tutkulu genç, kendini anlamayan insanlarla vakit geçirmektense yalnızlığı tercih eden, daha stratejik düşünebilen, içe dönük biri haline gelmişti. Papaz okulundayken Julien’deki kırmızı, siyaha dönmeye başlamıştı.
Julien, Rahip Pirard’ın önerisiyle Marki de la Mole’nin özel kâtibi olarak işe başlar. Julien babasından görmediği babalığı kendisine yaptığı için Rahip Pirard’a teşekkür eder. Bu konağa geliş Julien’in hayatını tamamen değiştirir. Julien yemekteyken oldukça alımlı ve saçları sapsarı genç bir hanımın gelip karşısına oturduğunu görür, kız önce hiç çekici gelmemiş ancak yüzüne dikkatlice bakınca hiç bu kadar güzel gözler görmediğini düşünmüştü. Julien, saçlarını bigudilerle kıvırmış olan bu kızın sert yüz ifadesini, kibirliliğini, neredeyse erkeksi tavırlarını fark etmişti. Bu konaktaki her şey Julien’e garip geliyordu, ev sahiplerinin ruhlarının derinliklerinde çok fazla kibir vardı, can sıkıntılarını gidermek için insanları aşağılamaya çok alıştıklarından gerçek dostları yoktu. Julien bu Konakta kısa sürede at binmeyi öğrenmiş, korkusuz oluşu ve cesareti Mathilde’nin gözünden kaçmamıştı. Julien kısa sürede Paris’te yaşama sanatını öğrenmişti. Bir gün matmazel Mathilde, Julien’i bir baloya davet eder. Julien içinden “Şu soylu kız hiç hoşuma gitmiyor!” diye düşünürken aksine Mathilde Julien’in konuşmalarından ve duruşundan çok etkilenmiştir. Fakat bunu Julien’e belli etmeyecek kadar kibirlidir. Mathilde kişiliksizlikten nefret ederdi, çevresindeki yakışıklı gençlerde bulamadığı şey Julien’de vardı. Julien ise Mathilde’ye baktığında Madam Rénal’in anlattığı gibi bu şehrin kadınlarının kibirli kişiliklerinin canlı bir örneği olduğunu görmekteydi. Julien Mathilde’nin kendisine karşı olan tavırları karşısında “Ya ben deliyim ya da kız açıkça gönlümü çelmeye çalışıyor, ben soğuk ve saygılı davrandıkça üstüme düşüyor garip!” diye düşünüyordu. Mathilde’nin davranışları karşısında düşünmeden edemiyordu, kendisini seviyor muydu? Julien, Matmazel de la Mole’nin iri mavi gözleri tam bir teslimiyetle kendisine açıldığı zaman bile bakışlarında bir sorgulama ve hırçınlık olduğunu, bunun aşk mı olduğunu, Madam Rénal’in bakışlarıyla bu bakışlar arasındaki büyük farkı düşünmeden edemiyordu. Julien’in Mathilde’ye karşı hisleri ise Mathilde’nin nadir rastlanan güzelliğine daha doğrusu göz kamaştırıcı giyim kuşamıyla kraliçe gibi duruşuna dayanıyordu. Julien’i düşlere daldıran Mathilde’nin kişiliği değildi, bu kişiliği hiç anlamadığını bilecek kadar sağduyusu vardı ona bakarken görebildiği dış görünüşten başka bir şey değildi. Madam Rénal’in yanında zaman zaman tattığı bütün ruhunu saran haz değildi, Mathilde’nin yanında hissettikleri hırslı bir insanın duyabileceği bir mutluluktu ve Julien her şeyden önce hırslı bir insandı. Mathilde zamanla Julien’i sevdiğini anlamıştı ve toplumun alt katmanlarından gelen bir erkeğe ilk kez o mektup yazıyordu. Mathilde’nin mektubu Julien’in kendini beğenmişliğini körüklemişti. Julien’in kişiliğinin en zayıf yanı işlediği kusurlara çok duyarlı oluşuydu bu zaafı canını sıkıyor, o küçük yenilgiden önce tattığı inanılmaz zaferi artık düşünmüyordu, büyük bir kibirle kesin bir karar istenen bu mektubu okuyunca içindeki sevinç artmıştı. Birkaç gün sonra Mathilde soğuk davranmaya başlamış ve bunu birkaç gün sürdürmüş, bu durum Julien’i kaygılandırmıştı. Mathilde ise “Çok onurlu bu bir gerçek ama bu onuru fazlasıyla kırarsam aramızdaki ilişkiyi açığa vurarak öç alır diye düşünüyor ve bu düşüncesi matmazel Mathilde’yi Julien’e karşı ters davranmaya itmeye yetiyordu. Kişiliğinin temel niteliği yüreklilikti, hiçbir şey onu yaşamı ile yazı tura oynadığı düşüncesinden daha çok heyecanlandıramaz ve can sıkıntısının geri gelmesi korkusundan kurtaramazdı. Ertesi gün Julien Mathilde’nin neden soğuk davrandığını anlamak için peşinden gittiğinde birbirlerine bir daha asla konuşmayacaklarını söylemeleri zor olmadı, ikisi de birbirlerine karşı en şiddetli nefret duygusuyla doluydu ikisi de sabırlı değildi. Julien Matmazel’e aşık olduğunu düşünmüyordu ancak onunla sonsuza dek bozuştuktan sonra ruhunda her şey değişti. Bozuştukları günün gecesi Matmazel’i sevdiğini kendine itiraf etmek zorunda kalınca az kalsın çıldırıyordu. Bu saptamayı korkunç iç çatışmaları izlemiş ve Julien’in tüm duyguları altüst olmuştu. Mathilde kısa süre sonra Julien’le girdiği anlamsız tartışmalardan rahatsız olmaya başlamış ve onun yanındayken tattığı mutluluğu aramıştı. Julien de Mathilde de birbirlerine o kadar benziyordu ki biri uzaklaşınca diğeri yakınlaşıyor biri yakınlaşınca diğeri uzaklaşıyordu. Birkaç gün sonra Mathilde kitaplıkta Julien’e onu artık sevmediğini söylemiş ve ona aşağılayıcı sözler yağdırmaya başlamıştı. Julien ömründe ilk kez kendisinden öldüresiye nefret eden üstün bir zeka ile karşılaşmış ve o anda kendini savunmak şöyle dursun kızla birlikte kendini küçümsemeye başlamıştı. Mathilde ise birkaç gün önce Julien’e duyduğu hayranlıktan ötürü hem onu hem de kendini cezalandırmaktan duyduğu gururun hazzını yaşıyordu. Julien kitaplıktan çıkarken “Topu topu 8 10 gün sevdi beni, bense onu ömür boyu seveceğim olacak şey mi? Daha birkaç gün önce yüreğimde bir hiçti.” diye düşündü.
Julien’in anladığı tek gerçek Mathilde’nin aşırı gururlu oluşuydu artık aralarındaki her şeyin sonsuza dek bittiğine yürekten inanıyordu, aradan geçen zamanla o eski kendini beğenmiş gururlu kimliğini kaybetmiş ve gülünçlüğe varan bir alçak gönüllülüğe bürünmüştü. Mathilde Julien’i neredeyse unutmuş ve Marki de la Croisenois’le uzun süredir hazırlığı yapılan evlilik sözleşmesinin tamamlanmasına karar vermişti. Bir müddet Julien’den uzaklaşmış ancak Julien’i görünce tüm düşünceleri değişmiş ve aslında evlenmesi gereken kişinin Julien olması gerektiğini düşünmeye başlamıştı. Ancak Julien Mathilde’ye karşı soğuk davranıp onunla ilgilenmemiş ona yüz vermemişti. M. de la Mole’nin kendisine yazdırdığı mektuplarda kızın Marki de la Croisenois’le evlenmek üzere olduğunu öğrenince içinde “Ah pılımı pırtımı toplayıp gitsem şu iğrenç yaşama son versem daha akıllıca davranmış olurdum.” diyordu. Julien Mathilde’nin kişiliğine lanetler yağdırıyor bir yandan da onu eskisinden daha çok seviyordu. Julien Madam Rénal ile Mathilde arasındaki farkı düşünüyordu, Madam Rénal mutlu anlarında bile Julien’in aşkının kendisininkine denk olmamasından kuşkulanırdı, buradaysa bir şeytana diz çöktürüyor boyunduruk altında tutmaya çalışıyordu. Aradan bir müddet zaman geçtikten sonra Mathilde Julien’e sevinçle hamile olduğu haberini verip babasına bu durumu anlatarak Julien’le evlenmek istediğini söylemiş fakat babası bu evliliğe rıza göstermemiş ancak Mathilde Julien’le evlenme konusunda gözünü karartmıştır ve babasına onsuz yaşayamayacağını söyler. Ya Madam Sorel olacak ve kocasıyla İsviçre’de yoksul bir yaşam sürecek ya da babasının evinde yaşayacaktı. Marki de la Mole uzun süre düşündükten sonra Julien’in yetenekli, yürekli hatta epeyce parlak bir insan olduğunun yadsınamaz bir gerçek olduğuna karar verir. Julien’in salonlara davet edilmek için herhangi bir çaba sarf etmediğini küçük bir birikim yapmayı bile düşünmediğini yalnızca küçümsenmeye dayanamadığını en zayıf yanının bu olduğunu düşünerek kafası karışmış ve bu gerçek bir aşk mı yoksa söz konusu olan aşağılık bir şekilde yükselme isteği mi diye düşünmüştür. M. de la Mole Julien’e bir şans tanıyarak ve Julien’in yükselmesini sağlamak için ona subaylık görevi verir. Julien’in başı gereksiz bir kibirle değil yükselme hırsıyla dönüyordu bununla birlikte dış görünüşüne büyük özen gösteriyordu. İltimasla aldığı teğmen rütbesine karşın daha şimdiden bütün büyük generaller gibi 30 yaşında alayın başına geçebilmek için insanın 23’ünde teğmenliği aşması gerektiğini hesaplıyordu aklı fikri ün kazanmakta ve oğlundaydı. Derken Mathilde her şey mahvoldu diyerek Julien’i çağırmış, M. de la Mole ise Julien hakkında bilgi toplarken madam Rénal’den bir mektup gelmişti mektupta Madam Rénal Julien’le ilgili yoksul ve açgözlü bir insan olarak usta bir ikiyüzlülükle zayıf ve mutsuz bir kadını baştan çıkarıp kendine bir yer edinmeye yükselmeye çalıştığını yazmıştı. Julien M. de la Mole’yi kınamamış, Mathilde babasının haklı olduğunu hiçbir babanın kızını böyle bir adama vermek istemeyeceğini söyleyerek vedalaşıp Verrieres’e doğru gitmişti. Verrieres’e varınca bir silahçı dükkanına girip bir çift tabanca alır, silahçı Julien’in isteği üzerine tabancayı doldurur. Julien Verrieres kilisesine gider ve Madam de Rénal’in büyük bir inançla dua ettiğini görür. Madam Rénal’e iki el ateş eder ve kadın yaralanır. Julien yakalanıp ve zindana götürülmüş ancak Julien olup bitenleri hiç umursamamıştı. Madam de Rénal öldürücü bir yara almamıştı, ilk kurşun şapkasını delip geçmiş, ikinci kurşun omuzuna sıyırıp geçmişti. Doktorun hayati bir tehlikesi olmadığını söylemesine üzülmüştü ki nicedir ölmek istiyordu. Günah çıkardığı papazın M. de la Mole’ye yazması için zorladığı mektup uzun süren bir kederin zayıflattığı varlığa son darbeyi indirmişti. Kederi Julien’in yokluğundan kaynaklansa da o bu duyguyu pişmanlık olarak tanımlıyordu. Madam de Rénal zindancının Julien’e kötü davranacağını düşünerek endişelenmiş yardımcısı Elisa’ya bir miktar para vererek zindancıya götürmesini söylemişti. Julien zindancının kendisine iyi davranmasını bu olaya borçluydu. Julien yargıca ölümü hak ettiğini kasıtlı olarak insan öldürmeye kalktığını, cezasına razı olduğunu söyler. Kendisini hiçbir şekilde savunmaz çünkü bu dünyada yapacak işinin kalmadığını düşünmektedir. Julien zindancıdan Madam Rénal’in ölmediğini öğrenir ve sevinçten hüngür hüngür ağlamaya başlar. Gözyaşları sel gibi akıyordu. Ertesi gün sorguya çekildikten sonra uzun süre kendi haline bırakıldı, ruhu dinginlik içindeydi davasının nasıl sonuçlanacağını biliyordu öleceği anı da fazla umursamıyordu. İçinden “Onu mahkeme kararı açıklandıktan sonra düşünürüm!” diye geçirdi. Yaşam artık hiç sıkıcı değildi hiç hırs kalmamıştı her şeye bambaşka açıdan bakıyordu. Çoğu zaman Madam de Rénal’i düşünüyor ölmediği için şükürler ediyordu. İyi yürekli kendi halinde biri olan dostu Fougue arada bir ziyaretine geliyordu. Fougue derin bir acı içindeydi varını yoğunu satıp dostunu kurtarmayı istemekteydi, Julien dostunun bu davranışı karşısında çok duygulanıyor içinden o yakışıklı Parislilerin hangisi böyle bir özveride bulunabilirdi diye düşünmekten kendini alamıyordu. Mathilde yörenin en iyi avukatları ile görüşüyor ve Julien’i kurtarmak için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Ölüme yaklaştıkça ömür boyu olmadığı kadar dürüstleşen Julien M. de la Mole ve kızı Mathilde için vicdan azabı çekiyordu. “Kız benim için kendini paralıyor bense onu böyle ödüllendiriyorum yoksa kötü bir insan mıyım.” Hırslı günlerinde olsa bu soru kafasını o kadar kurcalamazdı, o günlerde yalnız başarıya ulaşamazsa utanırdı. Julien kendini Mathilde’nin yaptığı şeylere layık görmüyordu, yüreğini kaplayan hırs ölmüş ve küllerinden yeni bir tutku doğmuştu. Bu tutkuyu Madam Rénal’i öldürmeye kalkışmanın pişmanlığı olarak tanımlıyordu aslında kadına aşıktı tek başına kalıp kendini bütünüyle Verrieres’teki mutlu günlerin anısına kaptırmak istiyordu. Paris’te elde ettiği başarıları hiç düşünmüyor aksine bunlar canını sıkıyordu. Mathilde ise Julien’in yalnız kalma sevdasını ve Madam Rénal’in adı anıldığında açıkça Julien’in ürperdiğini fark ediyordu bu sebeple Mathilde’nin yapacaklarının ne sınırı ne ölçüsü kalmıştı çünkü Mathilde Julien’i deli gibi kıskanıyordu. Julien mahkemede jüri üyeleri karşısında yaptığı konuşmada herkese meydan okur: “Ben sizin sınıfınızdan biri olma onuruna erişemedim karşınızda yalnız aşağılık yazısına baş kaldıran bir köylü görüyorsunuz sizden merhamet istemiyorum, kendimi kandıracak da değilim ölüm beni bekliyor haklı bir ölüm olacak bu… Benim asıl suçum alt sınıfta doğmuş, yoksulluk tarafından ezilmiş, varlıklı insanların soylular toplumu adını verdikleri kişiler arasına karışma gözü pekliği göstermiş olmamdır…” Julien yirmi dakika boyunca yüreğindekilerinin hepsini ortaya dökmüştü. Tasarlayarak adam öldürme suçunu işlediğine oybirliği ile karar verilir. Zindana geri getirdiklerinde Julien’i ölüm cezasına çarptırılanlara ayrılmış bir odaya koyarlar. Julien iç hesaplaşmalarıyla baş başaydı artık. Madam Rénal’i çok sevdiğini buna karşılık ona zalimce davrandığını sade ve mütevazı olanı değil parıltılı görünenin ardında koştuğunu düşünmekteydi. Mathilde temyiz için dilekçe imzalamasını ister ancak Julien bunu kabul etmez. Birkaç saat sonra eline düşen gözyaşlarıyla uyanır, gelen Madam Rénal’dir ve “Ah ölmeden önce seni görüyorum bu bir yanılsama mı? diye haykırarak Madam Rénal’in ayaklarına kapanır. Madam Rénal temyize yanaşmadığını bildiğini fakat başvuru dilekçesini imzalaması için yalvarmaya geldiğini söylerken hıçkırıklara boğulmuş bir halde konuşamayacak vaziyettedir. Julien başından beri yalnız kendisini sevdiğini bilmesini ister Madam Rénal dizlerine kapanmış olan Julien’e yaslanır bir süre sessizce ağlaşırlar ve birbirlerinin sözünü defalarca keserek bilmedikleri şeyleri birbirlerine binbir güçlükle anlatırlar. Mektubu Madam Rénal’in günah çıkarttığı rahip yazmış, kadın da temize çekmişti. Julien o güne dek hiç böylesine çılgınca sevmemişti. Madam Rénal’in ziyaretlerini kıskanan Mathilde Julien’i ziyarete gelir ancak Julien yalnız kalmak istemektedir. Julien bir süre sonra yalnız kaldığında kendisini eskisinden bitkin ve daha korkak hisseder, bu zayıf düşmüş ruh gücünün son kırıntılarını da insanların yanında güçlü durmaya harcıyor ancak içinden “Tam bir korkağım şu anda.” diye yineliyor “Ama kimse bilmeyecek bunu.” diyordu. Birkaç gün sonra Madam Rénal tekrar ziyaretine gelir. Julien buna çok sevinir Madam Rénal öncelikle görevinin ona karşı olduğunu ve Verrieres’ten kaçtığını söyler. Julien onun karşısında küçük kibrinden arınmış bir şekilde bütün zayıflıklarını anlatır, o da ona iyi ve şefkatli davranır, Madam Rénal ünlü ve varlıklı bir dindar olan teyzesinin sayesinde onu günde iki kere ziyaret etme izni elde eder ve bunu öğrenen Mathilde’nin kıskançlığı çılgınlığa dönüşür. Julien ise adını lekelediği bu zavallı kıza sonuna dek onurlu davranmaya çalışıyordu ancak Madam Rénal’e duyduğu sınırsız sevgi her an ağır basıyordu. “Eskiden Vergy ormanlarındaki gezintilerimiz sırasında bu kadar mutlu olabilecekken çılgınca bir hırs ruhumu alıp beni çok uzak ülkelere götürmüştü. Dudaklarımın hemen dibinde duran şu sevimli kolu bağrıma bastıracak yerde, gelecek düşüncesi beni senden uzaklaştırıyordu; muazzam bir servet edinmek için girişeceğim sayısız kavganın içinde çırpınıyordum… Evet, beni görmek için şu zindana gelmeseydiniz mutluluğu tanımadan ölecektim.” Taş hücrenin kötü havası Julien için gittikçe dayanılmaz bir hal alıyordu neyse ki yakında öleceğinin haber verildiği gün pırıl pırıl bir güneş vardı ve Julien o gün pek yürekliydi. Açık havada yürümek ona uzun süre denizde kalmış bir gemicinin karaya çıkması gibi büyük bir haz verdi. İçinden “Hadi bakalım her şey yolunda, cesaretim yerinde.” dedi. Şu baş hiçbir zaman uçurulacağı anki kadar şiirsel olmamıştı. Vergy ormanlarında yaşadığı en güzel anlar, yığın halinde hem de büyük bir canlılıkla aklına üşüşüyordu. Bir gün önce dostu Fougue’ye artık kendini tanıyamadığını ancak hiç kimsenin korkudan sarardığını göremeyeceğini söylemişti. Julien Madam de Rénal’e Mathilde’nin oğluna bakmak için yaşayacağına dair yemin ettirmişti ancak Madam de Rénal Julien’in ölümünden üç gün sonra çocuklarını kucakladıktan sonra can verdi. Kitabımızı bu şekilde özetledikten sonra Julien Sorel’i tanımaya geçebiliriz.
Julien Sorel uzun boylu, ince, narin yapılı, kavisli kaşlarla çevrili iri kara gözleri, kestane saçları, ince kartal burnu, öfkelendiği zaman al al olan yanakları ile çekici yüz hatlarına sahip 19 20 yaşlarında bir gençtir. Kerestecilikle geçimini sağlayan köylü bir babanın oğlu olarak dünyaya gelen Julien tüm incili Latince ezbere okuyabilecek kadar keskin bir zekaya ve muazzam bir hafızaya sahiptir. Julien Sorel, Napolyon’u düşünmeden bir an bile geçirememektedir. Napolyon’un Korsikalı yoksul bir soylu olmasına rağmen gerek zekâsı gerek karakteri ile imparatorluğa kadar yükselişi Julien’i kendisine hayran bırakmıştır. Julien’in Napolyon’a olan bu hayranlığı basit bir gençlik özentisi veya kuru bir taklit değil Napolyon’la olan mizaç benzerliğindendir. Julien, Napolyon’da aslında kendi potansiyelini ve içsel ateşini görür. Stendhal, Julien karakterini aslında Napolyon’un küçük bir kopyası olarak kurgulamıştır. Nitekim Stendhal’ın kendisi de bir Napolyon hayranıdır. Julien’in Napolyon’a olan bu hayranlığı bize mizacıyla ilgili çok önemli bir ipucu vermektedir.
Roman, Napolyon’un düşüşünden sonraki Restorasyon Dönemi Fransa’sında (1820) geçmektedir. Julien, içinde doğduğu çağın adaletsizliğinden nefret etmektedir. Çünkü bu dönemde monarşi ve aristokrasi geri dönmüş ve sınıflar arası geçiş tamamen ortadan kalkmıştır. Artık yükselmenin yolu savaş (ordu) değil kilisedir. Romanın adı da esasen bu durumla ilişkilidir; kırmızı Napolyon Dönemi’ni, orduyu, askerî formayı simgelerken siyah ise Restorasyon Dönemi’nde yükselmenin tek yolu olan kilise cübbesini ve dini simgeler. Julien’in kalbi tamamen kırmızı (Napolyon ve ordu) için atsa da dönemin şartları gereği Julien siyahı (rahip cübbesini) tercih etmek suretiyle içinde yanan ateşi kontrol altına almak zorundaydı. Zafere ulaşmak için gidebileceği tek yol buydu. Tüm İncil’i Latince olarak ezberlemesi dini bir adanmışlık veya samimi bir inançla değildir. Aksine sosyal sınıfları tırmanmak, köylü kimliğinden sıyrılmak için kullandığı bir araçtır. Amacına ulaşmak uğruna her şeyi yapabilecek kadar hırslı olan Julien isteyerek olmasa da tüm incili ezberlemek suretiyle yani kilise yoluyla hedefe giden yolda yürümüştür.
Julien’in mizacını gözler önüne seren bir olay olarak Madam de Rénal’in elini tutmak için gösterdiği çabayı örnek verebiliriz. Madam de Rénal’in eline dokunduğunda elini çekmesi üzerine bu ele dokunduğu zaman çekilmemesini sağlamayı bir görev gibi algılaması, kafasına koyduğu şeyi yapana dek onu düşünmesi bunun için planlar yapması yine mizacının en belirgin özelliklerinden biridir. Julien, kafasına koyduğu şeyi ne pahasına olursa olsun yapabilecek kadar azimli ve bu yolda önüne çıkacak her türlü engeli aşabilecek kadar güçlü ve kararlıdır. “Saat 10.00’u vurduğunda ya gün boyu yapmayı tasarladığım şeyi yerine getireceğim ya da odama çıkıp kendime bir kurşun sıkacağım.” Bu Julien’in aynı zamanda ne kadar iddialı ve gözü kara olduğunu da göstermektedir. Hedefe kilitlendiği an yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Ya o şeyi yapacak ya da ölecektir, onun için başka bir seçenek yoktur. Ateş mizaca sahip biri bir şeyi kafasına koyduysa onu yapmak için o yolda azim ve kararlılıkla yürür. Bu özelliği sayesinde Madam de Real’in elini tutmanın daha ötesinde onun kalbini kazanmayı başarmıştır ancak Julien’in Madam de Rénal’e karşı olan aşkı, ilişkinin başlangıcında Madam de Rénal’in kendisine olan hayranlığından duymuş olduğu bir tatmin olma hâli ile aristokrat sınıfa karşı duyduğu nefreti ve o sınıftan olan bir kadını elde etmiş olmanın vermiş olduğu bir zafer sarhoşluğudur. Ancak Julien Madam Rénal ile olan ilişkisi açığa çıkınca papaz okuluna gitmek zorunda kalmıştır. Papaz okulunda kendisini karşılayan Rahip Pirard, Julien’e sorduğu sorulardan aldığı cevaplar karşısında şaşırmış ve “İşte gözü pek ve sağlıklı bir ruh ama beden zayıf!” diye düşünürken Julien’in papaz okulundaki diğer öğrencilerden karakter yönünden çok farklı olduğunu ve sağlıklı düşünebilen, sorgulayabilen bir yönü olduğunu anlamış bu yüzden Julien’e ayrı bir oda vererek Julien’in papaz okulunda kaldığı süre boyunca ona destek olmuştur. Julien’in papaz okulunda geçirdiği günler onun tüm roman boyunca en çok zorlandığı ve psikolojik olarak en çok yıprandığı dönemdir. Papaz okulundaki öğrenciler papazlığı sadece günde üç öğün yemek, rahat bir yaşam, birkaç Latince sözcük ezberlemekten ibaret görürken Julien entelektüel tarzı, üstün zekâsı, yeteneği ve yükselme hırsıyla onlardan çok farklıydı. Julien din adamlarının makam, para ve güç elde etmek için çevirdikleri entrikaları görmüş, kilisede yükselmenin gerçek bir inançtan değil dindarlık taklidi yapmaktan geçtiğini acı bir şekilde anlamıştır. Ancak Julien’in ateş karakteri ikiyüzlü davranış denemelerinde pek başarılı olamıyor ve olduğundan farklı görünmek zorunda kalması Julien’in zaman zaman her şeyden tiksinti duymasına ve hem psikolojik hem zihinsel olarak yıpranmasına yol açıyordu.
“Ne yapacağım ömrüm boyunca? diye soruyordu kendine. İnanan insanlara cennette bir yer mi satacağım? Benim yaşam tarzımla laik bir insanınki arasında fark olmadan bu yeri onlara nasıl gösterebilirim?”
Ateş mizaçlı insanlar da tıpkı ateş gibi şeffaf olduklarından bir şeyi içlerinde tutmayı pek beceremezler. İçlerinde olanı olduğu gibi yansıtma eğilimindedirler. Bu sebeple dobra ve dürüst insanlardır. Julien’in içindekileri saklamak durumunda kalması onu ciddi anlamda zorlamıştır ve papaz okulu ortamında sürekli stratejik davranmak zorunda olması da onun zihinsel yorgunluğunu arttırmıştır.
Julien, otoriteye boyun eğmeyen tavrıyla düşünmeyi ve sorgulamayı asla bırakmayan zihni ile arkadaşlarının gözünde günahkardı. Arkadaşları, Julien’in üstün zekasından ve karakterinden rahatsızdı o nedenle ona Martin Luther adını takmışlardı. Bu da romanda bize Julien’in mizacını yansıtan önemli bir anekdotudur. Arkadaşlarının Julien’e Martin Luther lakabını takmış olmaları da Julien’in ateş mizacını göstermektedir. Katolik bir ilahiyat okulunda birine Protestan reformun öncüsü olan Martin Luther adını takmak ona karşı yapılabilecek en ağır hakaretlerden biri olmakla beraber Julien’in gerek zekasıyla gerek her şeyi sorgulayan zihin yapısıyla diğerlerinden farklı olduğunun adeta bir kanıtı niteliğindedir. Martin Luther’in Katolik kilisesinin para karşılığı günahları affetmesi kısaca kilisenin yozlaşmasına karşı çıkması ile Julien’in papaz okulundaki din adamlarının çevirdikleri entrikalardan tiksinti duyması, gerçek bir inançtan ziyade dindarlık taklidi yapan insanlara karşı duyduğu nefret ile birbirine benzemektedir. Aslında arkadaşlarının bu benzetmesi yerindedir. Julien de Martin Luther gibi inandığı şeyleri sonuna kadar savunabilecek kararlılıkta ve otoriteye başkaldıracak kadar cesur bir yapıdadır, aynı zamanda bir fikre öncülük edebilecek tutku dolu bir mizaca sahiptir. Nitekim Julien’in romanda yer yer anarşist tavırlar sergilediği görülmektedir.
Julien’in papaz okulundaki akıl hocası ve koruyucusu olan Rahip Pirard’ın önerisi ile saygın bir aristokrat olan Marki de la Mole’nin konağına sekreter olarak gelmesi hayatında bir başka dönüm noktasını oluşturur. Julien burada öncelikle zekâsı ve çalışkanlığıyla M. de la Mole’nin sağ kolu haline gelmiştir. Julien’in Marki de la Mole’nin kızı Mathilde ile olan ilişkisi de bize pek çok veri sunmaktadır. Mathilde öncelikli olarak Julien’in karakterinden etkilenmiştir. Julien’den bu kadar etkilenmesini sağlayan şey çevresindeki gençlerden çok farklı olmasıdır. Çünkü Mathilde, Paris sosyetesinin kendisiyle evlenmeye çalışan gençlerinden çok sıkılmış, bu gençlerin hepsinin birbiriyle aynı olduğunu düşünmekteydi. Julien gerek duruşuyla gerek gururlu ve cesur halleriyle Mathilde’nin ilgisini çekmiştir. Julien ne zaman kendisinden uzaklaşsa Mathilde’nin ona olan aşkı ve tutkusu artmış, Julien’in soğuk ve mesafeli tavrı onu büyülemiş çünkü o zamana kadar hiçbir erkek ona tepeden bakmamıştır. Julien ise Mathilde’ye karşı her zaman temkinli yaklaşmış, büyük bir aşk ve kendiliğinden gelişen bir sevgi hissetmemiştir. Mathilde kibirli aynı zamanda hırslı bir kızdır. Zaman zaman Julien’i alt sınıftan geldiği için aşağılayarak yerin dibine sokar, onu sevmediğini söyler Buna karşılık Julien kendisini daha ağır bir şekilde aşağılamaya başlar. Burası da çok önemlidir. Mathilde’nin onu aşağılaması karşısında Julien’in içten içe duyduğu aşağılık duygusu ve değersizlik hissi tetiklenir böylece Julien kendini yargılayan acımasız bir yargıca dönüşür. Mathilde gibi kibirli bir kadının tuzağına düştüğünü ona zaaf göstererek başarısız olduğunu düşündüğünde hırsını kendinden çıkarması da bize Julien’in kendi kurallarına göre yaşayan biri olduğunu ve sert mizacını gösterir. Ateş mizaçlı kişinin kendine ait kuralları vardır, o kurallara göre yaşar. Başarısız olduğunu düşündüğünde kendini en ağır şekilde eleştirebilir. Kendine karşı serttir, zaman zaman da acımasız bir yargıca dönüşebilir. Ayrıca Julien’in kendini bu kadar ağır eleştiriyor olması mükemmeliyetçi olduğunun da bir göstergesidir çünkü hata yapmayı kabullenememektedir. Aşırı mükemmeliyetçilik de içinde kibir barındırır. Her şeyin mükemmel olmasını sağlamaya çalışmak bir nevi tanrıcılık oynamaktır. Julien’in ise en korktuğu şeylerden birisi üst sınıftan birinin gözünde alt sınıf temsilcisi durumuna düşmektir. Julien’in kendine karşı bu kadar acımasız olması, kendini aşağılaması bir zayıflık göstergesi gibi algılanmamalıdır. Aksine bu onun gururunun büyüklüğünü göstermektedir. Çünkü Julien yetersiz olmaktan, başkaları tarafından eleştirilmekten, zayıf görünmekten, incinmekten korktuğu için güçlü görünmeye çalışmaktadır. Dışarıdan çok güçlü gözüken insanlar aslında iç dünyasında aşırı hassas ve kırılgandır, hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değildir. İşte Julien’in de o sert, güçlü duruşu aslında çok hassas ve kırılgan olduğunun bir göstergesidir. Ateş mizaçlı kişi dışardan çok sert gözükür ama iç dünyasında çok hassas ve kırılgandır. Belki de bu kadar hassas oldukları için güçlü gözükmeye çalışıyorlardır.
Julien ne zaman Mathilde’ye sevgisini gösterse Mathilde hemen soğur ve onu alt sınıftan bir köylü olarak görmeye başlar. Julien ve Mathilde arasındaki ilişki gurur, zihin ve ego savaşından ibarettir. Her ikisi de içinde bulundukları toplumun iki yüzlülüğünden ve monotonluğundan nefret ettikleri için ait oldukları dünyalara karşı savaşmaktadır, bu aşkta huzur ve şefkatten ziyade sürekli bir tetikte olma hali ve gerilim vardır. Mathilde’nin değişken ruh hali Julien’i çok yormuştur. Julien’in kendisinde de değişkenlik vardır fakat Julien’in değişkenliği daha çok duygularındayken Mathilde’ninki ise karakterindedir. Julien ve Mathilde birbirlerinin ters yansıması gibidir. Bu ilişkiyi mizaç ilmine göre şöyle değerlendirebiliriz.
Mathilde’nin mizacında baskın unsur hava Julien’inki ise ateştir. Her iki mizaç da sıcak olduğu için kriz anlarında yükselmeye meyillidir. Hava kadınının aşırı değişkenliği ateş erkeğinin sabırsızlığı ve yakıcılığı ile çakışır ve ilişki itidalden uzaklaşarak saman alevine dönüşebilir. Ancak bunun yanı sıra hava ateşi besler, ateş de havayı ısıtarak canlandırır yani birbirlerinin vizyonunu ve enerjisini büyütebilirler. Mizaç ilmine göre bir elementin başka bir elementi itidale getirebilmesi için onda eksik olan zıt niteliği taşıması gerekir. Ateş ve havanın ortak noktası sıcaklık olduğu için bu birliktelik sıcaklığı arttıran bir yapıda olur. İtidal için ateşi dindirecek bir su (soğuk ve nemli) ya da topraklayacak bir toprak (soğuk ve kuru) gerekir. Dolayısıyla Julien ile Mathilde arasındaki ilişkide, Mathilde’deki hava Julien’in ateşini harlamış ve Julien’in mizacına yenilmesine sebep olmuştur. Bu ilişki eğer devam etseydi Mathilde Julien’e yakıt olacak onun ateşini daha da besleyerek körükleyecek Julien ise Mathilde’yi tüketecekti. Bu iki mizaç ilişkisinde itidalin sağlanması için tarafların kendi içlerinde veya ilişkide toprak (sükûnet, istikrar, dayanıklılık) ve su (derinlik, duygusallık, pasiflik) unsurlarını kullanmaları gerekecekti.
Romanda Julien’in ateş mizacını gösteren en önemli olaylardan biri de Verrieres’e giderek Madam Rénal’i vurmasıdır. Mathilde ile tam evlenmek üzereyken M. de la Mole’ye gelen mektupla uzun süre emek verdiği her şeyin yerle bir olması üzerine Julien öfkeden deliye dönmüş ve tepkisel hareket etmiştir. Bu Julien’in uzun süre bastırmış olduğu öfke duygusunun patlama hâlidir. Öfkeden gözü dönen Julien Madam Rénal’i vurmuş fakat daha üstünden zaman geçmeden pişman olmuştur. Ateş mizaçlı kişi hızlı sinirlenir ve o an öfkeden gözü hiçbir şey görmeyip tepkisel hareket edebilir. Ancak aynı hızla da öfkesi geçer ve yaptığına pişman olur. Julien de ateş ettikten hemen sonra pişman olmuş, kaçmaya çalışmamış ve kendisini tutuklamaya gelen polislere hemen teslim olmuştur. Bu teslimiyet de artık sahneden çekildiğinin ve oyunun bittiğinin bir göstergesi gibidir. Julien hapiste geçirdiği günlerde ölümle yüzleşir, ruhundaki o yakıcı ateş sönmeye ve yerini sükûnete bırakmaya başlamıştır. Ölümü beklediği o hücrede kendi içine döner, ateşi besleyen “toplum ve gelecek” ortadan kalkınca o yakıcı hırs yerini dinginliğe bırakmıştır. Hâlbuki Julien hayatı boyunca ruhunda sönmek bilmeyen bir ateşle yaşamıştı. Zindandayken Julien için hayat artık hiç sıkıcı değildir çünkü içinde hayata dair hiçbir hırs kalmamıştır. Her şey gözüne bambaşka görünmeye başlamıştır. Matmazel’i nadiren düşünüyor, çoğu zamanını Madam Rénal’i düşünerek geçiriyordu. Bu durum aslında Madam Rénal’i sevdiğinin ve onu planlayarak vurmadığının da bir göstergesidir. Ateş mizaçlı kişi uzun vadeli planlar yapmaz hızlı düşünür, hızlı karar verir ancak bu da zaman zaman pişmanlıklar yaşamasına sebep olabilir.
Mathilde’nin kendisini zindandan kurtarmak için göstermiş olduğu çabaya layık olmadığını düşünmesi değersizlik hissinin kuvvetli olduğunu göstermektedir. Değersizlik hissi de çoğunlukla ateş mizaçlı kişilerde görülmektedir.
Julien’in mahkemede jüri üyeleri karşısında yaptığı konuşma da çok etkileyicidir. Öncelikli olarak yaptığı şeyin arkasında durmuş, kendini savunmamış, kurtulmak için temyize yanaşmamıştır. Ayrıca ölümü hak ettiğini söyleyerek herkese meydan okumuş ve sarsılmaz bir gururla ölümü karşılamıştır. Asıl suçunun alt sınıfta doğmak olduğunu söylemesi ve jüri üyeleri karşısındaki dik duruşu, hem herkese meydan okuyacak kadar gözü kara hem de güçlü ve iradeli bir yapıya sahip olduğunu gözler önüne sermektedir.
Julien son günlerini iç hesaplaşmalarıyla baş başa kalarak geçirmiş, neyin doğru neyin yanlış olduğunu daha net ayırt edebilmeye başlamıştır.
Julien, Madam Rénal ile Mathilde arasındaki farkı ve Madam Rénal’i ne kadar çok sevdiğini anlamıştı. “Kaybettiğim kadınla aralarında ne büyük fark var, onun nasıl doğal bir sevimliliği vardı ne kadar saf ve çocuksuydu!”
Julien’in Madam Rénal’e karşı hisleri ile Mathilde’ye olan hisleri arasında çok fark vardır.
Madam Rénal (su): Madam Rénal taşra burjuvazisinin riyakarlığından ve maddiyatçılığından tamamen uzak, içten, samimi, doğal, çocuksu halleriyle ve tertemiz kalbiyle romanda gerçek aşkı tam anlamıyla yaşayan kişisidir. Madam Rénal Julien’e karşı her zaman iyi, yardımsever ve şefkatli davranmıştır. Julien’in idam edilmeden önce doğacak olan çocuğunu emanet edebileceği tek kişi Madam Rénal’dir. Julien çocuğuna bakacağına dair Madam Rénal’e söz verdirmiş ancak Julien’in ölümü Madam Rénal’i o kadar derinden sarsmıştır ki Madam Rénal bu üzüntüyle ölmüştür. Bu da Madam Rénal’in Julien’i gerçek bir aşkla sevdiğinin ona bağlılığının bir göstergesidir. Julien’in Madam Rénal’e karşı hisleri başlangıçta görev olarak başlasa da zamanla romanın en samimi duygularına dönüşmüştür. Julien Madam Rénal’in yanındayken bütün ruhunu saran bir haz duymakta, maske takmaya ihtiyaç duymaksızın ruhsal bir dinginlik hali yaşamaktadır. Burası çok önemlidir çünkü Julien’in en korktuğu şeylerden biri üst sınıftan birinin gözünde küçük düşmektir ancak Madam Rénal’in yanında böyle hissetmemekte olduğu gibi görünmekten bir rahatsızlık duymamaktadır. Bu ilişkide ateşin dışa dönük, eyleme dayalı yüksek enerjisi; suyun sezgisel, derin ve duygusal dünyasıyla karşılaşmıştır. Ateş erkeği su kadınına cesaret, yaşam enerjisi ve hareket katar; su kadını ise ateş erkeğine duygusal derinlik, empati ve huzurlu bir liman sağlar. Madam Rénal ile Julien arasındaki ilişkide ateş (sıcak ve kuru) ve su (soğuk ve nemli) arasındaki ilişki gibidir. Ateş ve su birbirinin tamamen zıddıdır. Birbirlerini hem var hem yok edebilecek potansiyele sahiptirler. Bu iki güç kontrol altına alındığı zaman su ateşi dengeler ve onun yakıcılığını azaltır. Ateş ise suyu ısıtır ve canlandırır.
Julien’in hayatının en mutlu günleri bu iç hesaplaşmalarıyla dolu zindan günleri olmuştur. Ölümü beklerken tek arzusu Madam Rénal’in varlığı ve onun kollarında bulduğu huzurdur.
Julien Sorel, dünya edebiyatında ateş mizacını tam manasıyla yansıtan en önemli karakterlerden biridir. Julien Sorel’in fiziki özelliklerine baktığımızda ilk göze çarpan şey ince, narin yapısı ve çekici yüz hatlarıdır. Karakter özelliklerinde ise öne çıkan özellikler öncelikle asil duruşu, güçlü sarsılmaz bir iradeye sahip oluşu, kafasına koyduğu şeyden ne pahasına olursa olsun vazgeçmeyecek kararlılıkta oluşu, aşırı gururlu olmasından kaynaklanan hassas ve kırılgan iç dünyası, bazen çok cesur bazen korkak hissetmesi yani değişken ruh hâli, sürekli yukarı çıkmaya çalışan ileriye dönük yapısı, hırslı aynı zamanda gözü kara oluşu, içinde bulunduğu ortama kolay uyum sağlayamaması, sürekli sorgulayan zihni, otoriteye karşı gelebilecek cesareti, kendi kuralları olan özgün biri olması gibi özellikleri onun ateş hava karışımı mizaca sahip olduğunu göstermektedir. Ancak Julien zindan günlerinde ölümle yüzleştiğinde kendi iç dünyasıyla baş başa kalmış ve sürekli analiz yapan zihni sayesinde neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlamış, yeri geldiğinde kendini yargılayabilmiştir. Dünyevi hırslarından arınmış ve içine dönmüştür. Son günlerinde çoğunlukla yalnız ve kendisiyle baş başa kalmak istemesi ve Madam Rénal’i düşünmesi bunu göstermektedir. Madam Rénal Julien’e tek iyi gelen şeydi çünkü Madam Rénal’de Julien’in ihtiyaç duyduğu su elementi tam anlamıyla karşılığını buluyordu. Julien ölüme yürürken onun ateş mizacı su ile sakinleşerek toprak dinginliğine dönüşmüştür.
Stendal Fransa’nın Grenoble şehrinde doğmuş, çocukluk ve gençlik yıllarını bu taşra kentinde geçirmiştir. Stendhal için Fransız taşrası insanın ruhunu, dehasını ve tutkularını boğan zihinsel bir hapishane gibidir. Taşrada bireysel özgürlük veya mahremiyet yoktur. Herkes birbirinin hayatını gözetler en küçük farkı veya entelektüel eğilimi dedikodu malzemesi yapardı. Hiçbir sanatsal, entelektüel veya felsefi derinlik yoktu. Voltaire, Rousseau gibi aydınlanma düşünürlerini okumak ve özgürce fikir belirtmek aforoz edilmek ya da toplumda dışlanmak demekti. Taşrada tek konuşulan konu para ve ünvandı. Stendhal’ın babası da paraya ve gösterişe düşkün, duygudan yoksun bir taşra burjuvasıydı. Stendal bu sığ maddiyatçılığı ruhsal bir felaket olarak görmekteydi. Stendhal’ın yaşam felsefesinin merkezinde ise tutku, coşku, aşk ve sanat vardı. Stendhal için Grenoble’den kaçmak; iki yüzlü bir ahlakçılıktan, tutkusuz bir maddiyattan ve zihinsel felçten kurtulup gerçekten yaşamaya başlamak demekti. Stendhal’ın Napolyon’a duyduğu hayranlık yalnızca biyografik bir hayranlık değil, onun felsefesini, bireysel ahlakını ve edebiyatını şekillendiren bir tutkudur. Stendhal, kendisini ve çağdaşlarını “Napolyon’un evlatları” olarak görür. Stendhal’a göre Napolyon, aristokrasinin ve soyluluğun hâkim olduğu eski dünyaya indirilmiş en büyük darbedir. Korsikalı soylu olmayan fakir bir subayın yalnızca yeteneği, iradesi, zekası ile dünyanın hâkimi olması ona olan hayranlığının en önemli sebeplerinden biridir. Stendhal otobiyografik eseri Vie de Henry Brulard’da şöyle der: “Napolyon Nisan 1814’te düştüğünde ben de düştüm.”
Stendhal’ın Kırmızı ve Siyah adlı eserinde ana karakter olan Julien Sorel’in Napolyon’u düşünmeden bir gün bile geçirememesi ve sürekli Napolyon Bonaparte’nin çocukluğunu, askeri başarılarını ve siyasi felsefesini anlatan “Saint Helena Hatıratı” adlı eseri kutsal bir kitap gibi okuması ona olan hayranlığını göstermektedir. Stendhal, bu karakteri kurgularken kendi Napolyon hayranlığını Julien Sorel’in Napolyon’a olan hayranlığı ile bize yansıtmaktadır.
Benzer mizaçtaki insanlar birbirlerine ayna etkisi yapmaktadır ve duydukları bu tanıdıklık hissi aslında birbirlerini onayladıkları ve yan yanayken anlaşıldıklarını düşündükleri içindir. Bu tanıdıklık hissiyle alakalı olarak Hz. Muhammed’e (s.a.v.) ait olan: “Ruhlar, toplanmış cemaatler gibidir. Onlardan birbiriyle (önceden) tanışanlar kaynaşır, tanışmayanlar ise ayrılırlar.” hadisiyle daha anlaşılabilir hale gelmektedir.
Tasavvufi ve kelâmî yorumlara göre ruhlar, bedenlere üflenmeden önce ruhlar aleminde bir arada bulunmuşlardır. Ruhlar aleminde aynı safa dizilen benzer yaratılışa, ahlaka ve mizaç özelliklerine sahip ruhlar arasında manevi bir çekim vardır. Orada mizacı, özü ve hakikati bir olan ruhlar birbirleriyle ünsiyet (yakınlık) kurmuş ve kaynaşmışlardır. Dünyada fiziki şartlar, memleketler veya kültürler farklı olsa bile bu ruhlar karşılaştıkları zaman “ruh ikizi” gibi birbirlerine meylederler. Bir insanla karşılaştığınızda hissettiğiniz o sebepsiz yakınlık, aslında benzer mizaca sahip ruhların birbirlerini tanımasıdır.
