Dokuzuncu Hariciye Koğuşu – Peyami Safa

Peyami SAFA 1899 yılında İstanbul Fatih’te doğmuş Türk Edebiyatının önemli yazarlarından biridir. Yazar, erken yaşlardan itibaren hayatını zorluklarla mücadele içerisinde geçirmiştir. Babası şair İsmail Safa’nın vefatından sonra annesi ve abisiyle birlikte maddi sıkıntılar yaşamış, öğrenim gördüğü Vefa Lisesi’ni yarıda bırakarak çalışmak durumunda kalmıştır. Küçük yaşlarında kolunda oluşan kemik veremi hastalığı ile yıllarca mücadele etmiştir. İyi derecede Fransızca öğrenip kendini pek çok konuda yetiştirerek 1910 yılında yazın hayatına başlamış ve uzun süre gazetelerde hikayeler, romanlar ve fikir yazıları yazmıştır. Edebiyat kariyerinin başlangıcında özellikle hikaye yazarlığı ile tanınmış, ilerleyen zamanlarda ise roman yazarak kendini kanıtlamıştır. En tanınmış eserlerinden biri olan Dokuzuncu Hariciye Koğuşu psikolojik bir roman olarak öne çıkmaktadır. Peyami Safa’nın en fazla basılan ve çok beğenilen eserlerinden biri olan Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, 15 yaşında ve hasta bir çocuğun 1915 yılındaki olayları anlattığı bir hatıra defteri olarak kaleme alınmıştır. Romanda ana kahramanın isminden bahsedilmemektedir. Bu yazımda, yazarımızın bu eserinde kahraman anlatıcı olarak karşımıza çıkan hasta çocuğun mizacına değineceğim.

Romanımızın kahramanı 8 yaşından beri dizindeki hastalıktan muzdariptir. İki defa ameliyat olmasına rağmen tam olarak iyileşememiş ayrıca pansuman yapılması ve yaranın temizlenmesi için sürekli hastaneye gidip gelmek zorunda kalmıştır. Hasta çocuk acılarını annesine belli etmek istemez. Bu sebeple pansuman için hastaneye yalnız gitmektedir. Doktoru, bacağının bazı eklemlerinin hareket kabiliyetini yitirebileceğini söylediğinde çocuk kendi kendine bunun acısını yaşamış ve bu durumu annesine söylememiştir.

“Felaketimizi başka biriyle taksim etmek saadettir, fakat annelerle değil. Annelere anlatılan kederler taksim değil, zarbedilmiş olur. Çocuklarının felaketini iki kat şekilde hisseden anneler, bu ıstıraplarını çocuklarına fazlasıyla iade ederler; böylece keder anadan çocuğa ve çocuktan anaya her intikal edişinde büyüdüğü büyür.”

Ama tabii o yaşta bir çocuk için tek başına bu yükü kaldırmak zordu. Zaman zaman depresif haller yaşamakta ve mutsuz hissetmekteydi.

“Kendimi çok sevdiğim an, kendime çok acıdığım an.”

“Fakat ışığa çok bakamıyordum, bu güneş bile gözlerimden içeriye girince kendimden daha büyük bir karanlık denizine düşmüş gibi derhal sönüyor ve içimin rengini alıyordu.”

“Yalnız bir şey anlamıştım ki, ben çok bedbahttım.”

Roman boyunca hastalıkla mücadelesi, doktorlar ve diğer hastalarla olan ilişkileri detaylı olarak anlatılır. Doktoru; koltuk değneği kullanarak ayağının üzerine fazla basmamasını, açık havada dolaşmasını ve iyi beslenmesini tavsiye eder. Bu sebeple uzaktan akrabası olan Paşa’nın Erenköy’deki konağına gider. Giderken de okumak için çeşitli türden kitaplar götürür. Kahramanımız yaşina rağmen kitaplar konusunda geniş bilgiye sahip kültürlü bir gençtir. Belki yaşadığı hastalığın verdiği olgunluktu, belki de mecburen olgunlaşmak zorunda kalmıştır.

“Kırkını geçmiş adamların tecrübelerine sahip olduğuma inanıyordum. Fakat Nüzhet’e aşık olduğumu kendime itiraf edemeyecek kadar çocuktu.”

Erenköyde Paşa’nın konağında misafirlikte olduğu günlerde Paşa’nın kızı olan çocukluk arkadaşı Nüzhet’e aşk olur. Paşanın kızı Nüzhet’e duyduğu aşk onu hayata bağlayan önemli bir sebeptir.

Beni yalnız bu koruyor: Bu aşk, bu merhamet. İçimde hep ne olduklarını bilmediğim gizli ve meçhul ümitlere sarılmıştım; onlar olmasa bir saniye nefes alamazdım.”

Nüzhet de ona karşı kayıtsız değildir. Aralarında birtakım yakınlaşmalar yaşanır. Ancak Nüzhet kendisinden dört yaş büyük bir genç kızdır. Ve annesi Nüzhet’i kendisine talip olan Doktor Ragıp ‘la evlendirmek istemektedir.

Nüzhet’in Doktor Ragıp’la izdivacı konusunda ailesiyle konuştuklarını gizlemesi üzerine çok sinirlenir, bu durumu kabullenemez.

“Dünyanın hiçbir Nüzhet’i yalan söylememelidir.”

“Bir yalan söylendiği zaman insanların değil, eşyanın bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşıyordum.”

Yalan karşısında cinnet geçirecek kadar yalandan nefret etmektedir. Söylemiş olduğu yalanın hesabını sormak için gece herkes uyuduktan sonra Nüzhet’in odasına girecek kadar da gözü karadır. Paşa’nın kendisine “Doktor Ragıp’ı nasıl buldun?” diye sorması üzerine yaşından büyük bir olgunlukla ve kendinden emin bir şekilde: Doktor Ragıp’ın Nüzhet’i mesut edemeyeceğini, Nüzhet’in birçok arzuları olduğunu, o adamın Nüzhet’i anlayamayacağını söyler. Bunun üzerine yengesi sinirlenir, Paşa bir şey demez ancak “Nüzhet senin kardeşin” diyerek küçük bir ihtar çeker. O günden sonra köşkte kalmak istemez ancak annesi geldiği için kalmak zorunda kalır. Ertesi gece sofra kalabalıktır Doktor Ragıp ve ailesi yemeğe gelmiştir. Ragıp Bey’in “İstanbul’de gece yarıları bazı kişilerin, ellerinde siyah boya ile sokakları dolaşarak gördükleri Fransızca ibareleri siyahla kapatmaları hakkında ne düşündüğünü sorması üzerine: Türkçe dururken sokak levhalarına, tabelalara Fransızca ibareler yazılmasına karşı olduğunu söyler. Paşa’nın ve sofradakilerin gazabına maruz kalır. Misafir olarak kaldığı evde ev sahibine karşı kendi fikirlerini savunabiliyor olması; onun ne kadar cesur olduğunu, doğuru bildiğinden şaşmayan, gerektiği yerde hakkını savunabilen, güçlü ve mücadeleci bir mizaca sahip olduğunu göstermektedir. Ayrıca doktorun kendisini koltuk değneği kullanması hususunda defalarca uyarmasına rağmen koltuk değneği kullanmayı reddetmesi yaşından dolayı da olabilir söz dinlemeyi sevmediğinden de… Muayene eden Doktorun “Bütün hayatınız tehlikeye girecek. Bu illete bir son verelim. Bu bacağı tamamıyla feda edeceksiniz, başka çare yok.” demesi üzerine son bir ümit bacağını ameliyatı yapacak olan operatöre göstermek ister. O da aynı şekilde bacağının durumunun kötü olduğunu ancak üç beş ameliyata daha dayanabilirse bacağının kurtulabilme ihtimali olduğunu söyler. Bu ümide tutunarak her türlü ızdıraba dayanabileceğini söyler ve tedavi için Dokuzuncu Hariciye Koğuşuna yatırılır. Geçirdiği ameliyatlar ve uzun süren tedaviler sonucunda bacağı kurtulur. Doktor birkaç güne kadar hastaneden çıkabileceğini söyler. Fakat daha hastaneden çıkmadan Nüzhet’le Doktor Ragıp Bey’in nikahları olacağını öğrenir.

Kitabımızın kahramanı hasta çocuk yeri geldiğinde kendi düşüncelerini savunabilecek kadar cesur, yaşadığı acıları kendi içinde yaşayıp başkalarına belli etmeyecek kadar mağrur, yalanı kabullenemeyecek kadar dürüst, hastalığıyla olan savaşında sonuna kadar mücadele edecek kadar güçlü bir karaktere sahiptir. Bu özellikleri onun mizacında safravi (ateş) mizacının etkisinin yoğun olduğunu göstermektedir. Diğer taraftan da daima etrafındakileri ve çevresini gözlemleyen, yaşına göre ruhen olgun olan fakat zaman zaman hastalığından dolayı depresif haller yaşayan melankolik bir yanı da vardır.

İnsan yedisinde ne ise yetmişinde de o mudur? Bu söz kısmen doğrudur. İnsan yaratılışı itibariyle dört elementten her birini içinde barındırır fakat daha çok bir tanesinin etkisiyle yaşamaktadır. Bu insanın doğuştan getirmiş olduğu ana mizacıdır. Mizaç ilminde buna cibilli mizaç denir. Cibilli mizaç değişmez fakat kişinin beslenme ve yaşam tarzı ya da hayatındaki birtakım değişiklikler ( şehir, iş, medeni durum v.s) geçirdiği hastalıklar, psikolojik durumlar mizacının değişmesine sebep olabilir. Kişinin doğuştan getirdiği mizacının özelliklerini yitirip, başka bir mizacın hastalık ve ruhaniyetini yaşamasına “mizaçta kayma” denir. Mizaç ilmine göre kişinin geçirdiği ameliyatlar, uzun süre süren hastalıklar, ruhen yaşadığı olumsuzluklar ve depresif haller mizacının soğumasına ve mizaçta kaymalara sebep olabilir. Bazı ortak özelliklere sahip olan komşu mizaçlar birbirine kayabilir. Safravi (ateş) mizaç kuru sıcak, sovdavi (toprak) mizaç ise kuru soğuktur. Safravi (ateş) mizaç soğumaya başlarsa sovdavi (toprak) mizacına kayabilir . Çünkü ikisi de kurulukta ortaktır. Kurulukta ortak olmaları demek: diğer mizaçlara göre daha zayıf olmaları, az yemek yemeleri, az uyumaları, daha uyumsuz fakat aynı zamanda dürüst, adaletli, detaycı ve mükemmeliyetçi olmalarıdır. Romanımızın kahramanı olan hasta çocuğunu küçük yaştan beri süren bu hastalığı, çektiği sıkıntılar, geçirdiği ameliyatlar onun mizacının soğumasına yani sovdavi (toprak) mizacının etkilerinin görülmesine neden olmuş olabilir. Safravi (ateş) mizaç , sovdavi (toprak) mizaca doğru kayarsa kuruluşu artar, yukarıda saydığımız özelliklerine ek olarak dişa dönükken içe dönük ,aceleciyken temkinli, tutarsızken mantıklı ve olgun olabilir. Romanımızın kahramanının içinde bulunduğu durum, hastalığı nedeniyle çektiği acılar, onu olgunlaştırmış, mizacında bazı farklılaşmalara yol açmış olsa da ana mizacı olan safravi (ateş) mizacının etkileri devam etmektedir.

Kitabımızın yazarı Peyami Safa’nın doğum tarihine baktığımızda 1915 yılında romanın kahramanıyla aynı yaşta olduğunu görüyoruz.

“Büyük bir hastalık geçirmeyenler her şeyi anladıklarını iddia edemezler.”

Bu hastalığı yaşamış biri olarak romanda yer verdiği kahramanın ruh halini bize son derece iyi yansıtmıştır. Yapmış olduğumuz bu analiz bize yazarın mizacıyla alakalı da ipucu verebilir. Ayrıca romanımızın kahramanının hastalık süreci ve çektiği sıkıntıların sonucu olarak yaşadığı mizaç kayması bugün hepimizin hayatında zaman zaman yaşadığı yada yaşayabileceği bir durum olması açısından önemlidir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir